22 Mayıs 2008 Perşembe

Nükleer Enerji : Fırsat mı ? Tehdit mi ?

"Nükleer enerjinin genel olarak zararları hakkında hepimiz az veya çok bilgiye sahibiz. Ancak nükleer enerji bu kadar çok tartışılan bir konu ise mutlaka ki hükümetinde bazı temel argümanları olmalı. Bunları bu makale içinde kısa kısa bulabilirsiniz. Ayrıca makalenin yazarı nükleer enerjiyi çift taraflı olarak irdelemeye çalışmış. Eksik kaldığı veya atladığı önemli noktalar olsa da okunmaya değer bir makale olduğu görüşündeyim."

Nükleer Enerji Meselesinin Griliği

9 Kasım 2007`de yasalaşan 5710 sayılı “Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması ve İşletilmesi ve Enerji Satış” adlı kanun uyarınca Eylül ayına kadar tekliflerin değerlendirilmeye alınacağı, 24 Mart 2008 tarihinde Enerji Bakanı Hilmi Güler tarafından kamuoyuna açıklandı ve Türkiye’nin nükleer enerji yolculuğunda yeni bir sürece geçildi. Gerek finansal boyutu gerek teknolojik potansiyelinden ötürü, nükleer enerji üretim projesi 85 yıllık cumhuriyet tarihimizin en stratejik ekonomik yatırımlarından biri olarak değerlendirilebilir. Gündemimizin, demokrasi ve laiklik ekseninde sıkışmış siyasi tartışmalar yüzünden epey yoğun olduğu şu günlerde, ülkemiz insanının ve ekonomisinin geleceğini çok yakından ilgilendiren bu önemli meseleye kamuoyu tarafından gereken ehemmiyet maalesef verilmiyor.


Nükleer enerji tartışması Türkiye için yeni bir konu değil. 1958 yılındaki Atom Enerjisi Komisyonu toplantılarından itibaren ciddi mânâda tartışılan nükleer enerjinin yararları ve riskleri değişik çevreler tarafından çeşitli argümanlar ile gündeme getirildi. 1976, 1983 ve 1999 yılındaki nükleer enerji üretim tesisi kurma teşebbüsleri ise sonuç vermedi. Şimdi ise yeni bir teşebbüs AKP hükümeti tarafından başlatıldı. Fakat siyasal alanın griliği belki de kendini en çok nükleer enerji meselesinde su yüzüne çıkarıyor. Nükleer enerji üretimine popülist tavırlar ile en baştan karşı çıkmak çok kolaycı, topyekün savunmak da çok riskli bir yaklaşım. Bu konuyu iyice irdelememiz gerekiyor. Maalesef bugün nükleer reaktör inşasının Türkiye için faydaları ve zararları objektif olarak ele alınmıyor; meseleye birçok kişinin yaptığı şekilde takım tutar gibi bakmak da kamuoyuna yapıcı bir perspektif sunamıyor.

Nükleer enerji müzakerelerinde nükleer yanlısı çevreler, nükleer enerjinin beraberinde getireceği riskleri göz ardı ederek reaktör inşasını gözü kapalı savunurken, karşıt çevreler ise ütopik bir idealistlikle gerçekçilikten uzaklaşarak nükleer enerjiye topyekün karşı çıkıyorlar. Bu süreçte iki tarafın da kalıplaşmış, belirli önyargıları aşamadığını, tarafların kimi zaman kulaktan dolma, kimi zaman ise kasıtlı olarak yapılan yanlış somut bilgilendirmeler ile meseleyi kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmeye çalıştıklarına tanık oluyoruz.
Türkiye’nin geleceği açısından çok stratejik olan bu meseleyi analiz ederken, konuya iki ana belirleyici unsur çerçevesinden yaklaşmalıyız. İlk belirtilmesi gereken, Türkiye’nin ve Türk ekonomisinin önümüzdeki on yıl içerisinde gerekli enerji yatırımlarını yapmadığı takdirde 2010 yılı itibariyle çok ciddi bir enerji sıkıntısı yaşayabileceği ve ortaya çıkacak bu riskin toplumun her kesimini ciddi şekilde sıkıntıya sokabileceği gerçeğidir. Bu olumsuz senaryonun gerçekleşmesini engellemek için ulusal enerji üretiminin arttırılması, üretilen enerjinin verimli dağıtılması ve kullanılması, aynı zamanda da enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi gerekiyor. Nükleer enerji, enerjide tehlike çanları çalmaya başlayan Türkiye’nin bu problemine çözüm getirebilecek potansiyele sahip.

İkinci belirleyici ana unsur ise nükleer enerjinin sıfır riskli bir enerji üretim metodu olmadığı, beraberinde önemli riskler de getirdiği gerçeğidir. Konunun salt siyah yahut beyaz olmadığını kavradıktan sonra ise bir müzakere ve diyalog yöntemiyle kararın bir oldu bittiye getirilmeden, toplumun ve bürokrasinin bütün kesimleri tarafından ciddi bir şekilde tartışılması, fayda-risk analizinin yapılması gerekiyor

Nükleer Enerjinin Faydaları

Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit eden petrol ve doğalgazdaki (hidrokarbonlar) dış bağımlılık, gelecek nesillerin yaşamını ciddi şekilde tehdit eden küresel ısınma ve enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi gerekliliği gibi etkenler, bize nükleer opsiyonunu ciddi şekilde ele almamızın şart olduğunu gösteriyor. Büyüyen ekonomisi, hızlı sanayileşmesi ve yükselen nüfusunun etkisiyle, Türkiye’nin toplam enerji ihtiyacı her sene ortalama yüzde 8 civarında artıyor. Bu artışı karşılayacak üretim kapasitesinin su anda çok uzağındayız. Türkiye`nin hidrokarbon kaynakları yok denecek kadar az. Her ne kadar son dönemde TPAO’nun Karadeniz bölgesindeki petrol arama çalışmaları umut verse de, henüz bu çalışmalardan somut bir kazanım elde etmek için çok erken. Rüzgar, güneş, hidro ve jeotermal başta olmak üzere yenilenebilir enerji alanında da coğrafi şartlarımız sayesinde ciddi avantajlarımız mevcut olsa da , bu metotlar topyekün enerji sorunumuzu çözmekten ziyade, enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesinde önemli bir katkı unsuru sağlayacaktır.

Söz konusu zorluklar karşısında nükleer sürdürülebilir bir enerji üretim metodu olarak karşımızda beliriyor. En son teknolojiyle donatılmış bir nükleer reaktör ve dikkatli tesis yönetimi ile uzun vadede istikrarlı elektrik üretimi gerçekleştirebilir ve küresel hidrokarbon fiyat şoklarından etkilenmeden ülkenin artmakta olan elektrik tüketiminin önemli bölümü karşılanabilir. Petrol ve doğal gaza bağımlılık ekonomimizi ciddi bir finansal risk altına sokuyor. Özellikle son dönemlerde yükselen petrol fiyatları neticesinde cari açık ve enflasyon başta olmak üzere ekonomik dengelerimizin ne kadar etkilendiği ortada. Nükleer enerji sağladığı bu fayda yüzünden, toplumdaki yaygın kanının aksine hala dünyanın vazgeç(e)mediği bir enerji üretim metodu. 2008 yılı itibariyle dünya genelinde tam 30 ülkede 441 tane işleyen nükleer reaktör mevcut ve bu reaktörler dünya toplam enerji talebinin yüzde 17`sini karşılıyor. Son birkaç ay içerisinde İngiltere ve Fransa’da da yeni nükleer reaktör inşaaları gündeme gelmeye başladı ve ilgili yasal düzenlemeler hazırlandı.

Nükleer enerji üretimi sadece enerji alanında değil, ulusal ekonominin diğer sektörlerinde de teknolojik gelişim açısından olumlu tetiklemeler yapabilecek potansiyele sahip. Türkiye’de nükleer sanayinin gelişmesi, tıp, bilişim, havacılık-uzay sanayii ve savunma sanayii gibi kritik alanlarda önemli katkılar sağlayacak, ülkenin yüksek katma değerli sektörlerinin gelişimi açısından olumlu sonuçlar doğuracaktır. Bir diğer olumlu faktör ise ilerleyen teknoloji ve risk unsuru arasında ters orantının mevcut olması. Üçüncü nesil ve yakın gelecekte üretimine başlanacak olan dördüncü nesil nükleer teknolojiler öncekilerden çok daha güvenli. Daha önceki teşebbüslerin aksine, hükümetin çıkardığı 5710 sayılı kanun bağlamında, sadece en son ve “kanıtlanmış” teknolojilerin nükleer yarışmada değerlendirilecek olması, riski azaltmada önemli bir katkı sunuyor. Bugünkü teknolojilerde Çernobil felaketi gibi, insan kaynaklı bir felaketin yaşanması gelişen otomasyon sistemi sayesinde çok daha küçük bir ihtimal.

Dünyada çevreci hareket de nükleer enerji konusunda tam ortadan ikiye bölünmüş durumda. Geçtiğimiz birkaç yılda dünyanın gündemine oturan küresel ısınma riskine karşı nükleer enerji etkili bir çözüm olarak görülüyor. Nükleer reaktörlerin düzgün kurulduğu, toksit atıkların düzgün bir şekilde yok edildiği ve ihtiyatlı işletildiği takdirde nükleer enerjinin çevreye hemen hemen hiç bir zararı yok. Bunları başarmak içinde hassasiyet ve disiplin gerekiyor. Bugün dünyadaki en önemli çevreci örgüt Greenpeace açık bir şekilde nükleer teknolojiye karşı çıkarken, Patrick Moore, James Lovelock ve Bruna Comby gibi yeşil hareketin önemli liderleri nükleer enerjiyi dünyayı küresel ısınmadan ve kirlenmeden kurtarabilecek bir enerji üretim metodu olarak değerlendiriyorlar. Bu süreçte dünyadaki nükleer karşıtı hareketin, istemeyerek de olsa bazen petrol lobisinin ekmeğine yağ sürdüğünün farkında olmalıyız. Nükleer enerjinin gelişmesi, petrol üreticisi ülkeler ve büyük petrol şirketleri için büyük bir tehlike olarak görülüyor.

Nükleer Enerjinin Riskleri

Yukarıda belirttiğimiz gibi sağlıklı bir sonuca varabilmek için meselenin olumsuz yanlarını da iyice irdelememiz gerekiyor. Nükleer reaktör kurmanın Türkiye için dört önemli risk faktörü var. Bunları teknik risk, terörist risk, doğal afet riski ve finansal risk olarak sıralayabiliriz. Teknik açıdan baktığımızda nükleer enerji üretiminin her aşaması kendine özgü riskler barındıran bir süreçtir. İnşasının, işletilmesinin ve atık depolamalarının herhangi bir kazaya mahal vermemesi amacıyla itinalı bir şekilde yapılması gerekiyor. Türkiye`nin bu alanda yetiştirdiği çok önemli bilim adamları olmasına rağmen, ilk etapta reaktör tecrübesi olan Türk yahut yabancı uzmanların inşa ve yönetim süreçlerinde yer alması gerekir.

Türkiye`nin yakından şahit olduğu Çernobil felaketi dünya üzerindeki en büyük nükleer felaket olarak tarihe geçti. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DTO) araştırmasına göre Çernobil felaketi akabinde dünyaya ABD`nin Hiroşima ve Nagasaki atom bombalamalarından tam 200 kat daha fazla radyasyon yayıldı. Teknik risk yeni teknolojiler kullanılırsa eskisi kadar çok değil. Fakat bu küçük ihtimalin gerçekleşmesi durumunda yaşanabilecek felaket çok büyük. Fakat şu anda bile halihazırda Türkiye`nin komşu ülkelerdeki üretim tesisleri nedeniyle önemli risk altında olduğunu göz ardı etmemeliyiz. Örneğin, 1976 yılında üretime başlayan Ermenistan’daki ilk nesil eski Sovyet tipi Medzamor nükleer tesisi, Türkiye’yi ciddi ölçüde risk altına alıyor. Türkiye ve Azerbaycan’ın uluslararası teşkilatlara yaptığı itirazlara rağmen bugün Medzamor, Ermenistan`ın elektriğinin yüzde 40`ını üretmeye devam ediyor. Diğer bir komşumuz Bulgaristan’da da çalışmaya devam eden nükleer santraller mevcut. Yani 2008 yılı itibariyle Türkiye halihazırda nükleerin bütün risklerine sahipken, potansiyel faydalarından kazanım sağlayamıyor.

Bir diğer ciddi risk faktörü ise tesislere yönelik terörist eylem olasılığı. Uzun yıllardır hem iç hem de dış kaynaklı terörizmin hemen her çeşidinden muzdarip olan Türkiye’de, nükleer reaktörler ulusal ve küresel terör örgütlerinin başlıca hedefleri arasına girebilir. Bu senaryo ise Türkiye için tek kelimeyle kabus demektir. Türkiye’nin böyle bir riske hazır olup olmadığını çok iyi değerlendirmek gerekir. Eğer nükleer reaktör inşası Akkuyu ve daha sonra Sinop’da gerçekleşirse, güvenlik kuvvetlerinin tesis yakınlarında ciddi bir tampon bölge oluşturma ihtiyacı ortaya çıkabilir. Üçüncü tehdit unsuru ise doğal afet riski. Türkiye doğal kaynaklı güvenlik tehditlerinden de nasibini almış, üzerinde yaşadığı coğrafya nedeniyle sürekli deprem tehdidi altında bir ülke. Son teknoloji nükleer santrallerinin yaklaşık dokuz şiddetindeki depremlere dayanabileceği söylense de, herhangi bir deprem anında küçük bir radyasyon kaçağının yaratabileceği felaket ciddi boyutlarda olabilir. Son olarak, meselenin finansal boyutu ise bir başka negatif etken. Nükleer santral kurulumunun ciddi bir sabit gideri olsa da, işletim masrafları hem üretici firmayla yapılan hazine taahhütlü satın alım anlaşmasına hem de yakıtın temin yöntemine bağlı olarak değişiyor. Reaktörün ömrünü doldurduktan sonra ortaya çıkacak söküm masrafları da bir başka negatif maddi unsur.

Karar Sürecinde Toplumsal Uzlaşı Gerekiyor

Sonuç olarak; çetrefilli karakteri yüzünden nükleer meselesinin, artıları ve eksileriyle Türkiye gündeminde tartışılması ve uzlaşılarak bir karar verilmesi gerekiyor. Ülke içerisindeki nükleer taraftarlarının ve nükleer karşıtlarının ezberlerini bozması, ülke geleceği için en sağlıklı kararın verilebilmesi için bir müzakere sürecinin başlatılması şart. Bugün üzerinde herkesin anlaşabileceği bir gerçek varki o da Türkiye’nin enerji sorununa bir çözüm bulması gerekliliği. Bunu gerçekleştirmek için ise yenilenebilir enerji başta olmak üzere devletin özel sektörü yatırım için teşvik etmesi, petrol ve doğal gaza bağımlılığını azaltırken, diğer metotların da payının arttırılması gerekiyor. Hükümet dört sene önce bu eksende aldığı karar ile Türkiye’yi nükleer teknoloji ile tanıştırmayı amaçlıyor. Fakat, daha önceki teşebbüslerde olduğu gibi başarısızlıkla karşılaşılması da ihtimaller dahilinde. Bu sürecin başarıyla devam etmesi durumunda ise nükleer yarışma sürecinin liyakata dayalı olarak gerçekleşmesi, inşa ve elektrik üretim sürecinde toplumsal ve çevresel faktörlerin öncelikli olarak göz önune alınması ülke güvenliği açısından olmazsa olmaz bir unsurdur.

( Cenk Sidar, Ameraikan Türk Konseyi ( ATC ) Washington DC, Enerji Programları Direktörü )

Çağdaş Yurttaşlık Kavramı ve Liberal Paradigmanın Sonu

Farklı konuların gündemde baş sıralara yerleşmesi nedeniyle ülke gündeminin gerisine düşen yeni anayasa taslağı çalışmalarında üzerinde yeterince tartışmadığımız ama yaşamsal önemi olan bir sorun da yurttaşlık kavramı ve bunun içeriğinin nasıl doldurulacağıdır. Günümüze kadar yapılan anayasa tartışmaları genelde çağdaş liberal teorinin temel ayrımlarından birisi olan devlet/birey ayrımı üzerine oturtulmuş ve bireyin devlet karşısındaki temel hak ve özgürlüklerinin belirlenmesi tartışmaların odağını oluşturmuştur. Bu bağlamda, devletin bu ilişkide hükmeden, yönlendiren, ceza veren, kısıtlayan, tehdit eden ve biçimlendiren bir paternal yapıdan sadece hizmet eden ve bireysel özgürlüklerin alanını genişleten bir hizmet veren konumuna indirgenmesi yada daha doğrusu bu liberal felsefeyle yeniden yapılandırılması öngörülmüştür. Siyaset teorisindeki liberal yaklaşımlar genelde birey hak ve özgürlükleri temelinde çözüm önerileri sunmakla birlikte, yurttaşlık kavramı ve bu kavramın modern demokratik toplumlardaki görünümü üzerine yeterince kafa yormamışlardır görüşündeyim. Oysa ki yurttaşlık kavramının içeriğinin tartışılması demokratik toplumların siyaset sosyolojinde önemli bir yer tutmaktadır.1 Bu bağlamda, nasıl bir yurttaşlık anlayışı istiyoruz sorusu bir anayasanın hazırlanması aşamasındaki en temel sorulardan birisidir.

T.H Marshall “Yurttaşlık ve Sosyal Sınıf” adlı etkili makalesinde hakları normatif bir sınıflandırmayla üç kategoriye ayırmıştır: sivil haklar, politik haklar ve sosyal haklar. Marshall kişisel hak ve özgürlüklerin onsekizinci, siyasi hakların ondokuzuncu yüzyılda tanınmaya ve yerleşmeye başladığını, sosyal hakların yurttaşlık kavramı içerisinde yer bulmasının ise yirminci yüzyılda gerçekleştiğini belirtmektedir. Bu tanımlamaya göre, sivil toplumla bağlantılı sivil haklar temel kişisel hakları, konuşma özgürlüğünü, düşünce ve inanç özgürlüğünü, mülkiyet edinme ve sözleşme özgürlüğü ile adalet arama özgürlüğünü içermektedir. Sivil haklar bireylerin sahip oldukları haklar olup, yasama- yürütme- yargı üçgeni içerisinde ilkesel olarak yargı ile ilişkili haklardandır ve bireylerin hak arama süreçleri içerisinde yargı tarafından güvence altına alınmışlardır. Politik haklar ise demokratik katılım hakkını, seçme ve seçilme özgürlüğü gibi özgürlükleri içermekte olup, temsili demokrasilerdeki parlamento kurumu bu hakların tanınmasını ve sürdürülmesini sağlayan temel kurum olarak öne çıkmaktadır. Sosyal haklar ile Marshall ekonomik ve sosyal hakları, bu haklarla bağlantılı minimum gelir ve refah düzeyini ve modern demokratik toplumların sağladığı olanaklardan her bireyin yararlanabilmesini sağlayacak bir sosyoekonomik yapılanmayı kastetmektedir.[2] Refah devleti politikaları ve kurumları-ücretsiz eğitim sistemi ve sosyal servisler-bu hakların somutlaşma alanlarını oluşturmaktadırlar. Belirtilen bu hakların ardındaki felsefi anlayışlar şöyle açıklanabilir: sivil haklar ile modern devletin legal olarak zor ve şiddet kullanabilme hakkı-ki Max Weber’e göre modern devletin ayrıcalığıdır- yumuşatılmakta, politik haklar ile politik gücün elit bir grubun elinde toplanmasına engel olunmakta, sosyal haklar ile de kapitalist pazar ekonomilerinin üretim süreçlerinde yarattıkları gelir dağılımı adaletsizliğini düzeltme ve toplumda sosyoekonomik uçurumların oluşmasına engel olma hedeflenmektedir. [3]

Bunun dışında Marshall sivil hakların bireysel temelli olduğunu, politik hakların ise temelde bireyin hakları olmakla birlikte aslen kolektif bir karakterinin bulunduğunu ve özel ayrıcalıkların evrensel haklara dönüştükleri bir tarihsel süreç içerisinde bu hakların sınıftan sınıfa ve cinsiyetten cinsiyete genişletildiğini belirtmektedir. Marshall’a göre, sosyal haklar da genel anlamda kişisel haklar olmakla birlikte sivil ve politik haklar bütününe sonradan eklenmişler ve sınıf ve cinsiyet farkı gözetmeksizin herkes için aynı anda istenmişlerdir. Takdir edilecektir ki sivil, politik ve sosyal haklar bağlantısız ve karşılıklı olarak birbirini dışlayıcı haklar değildir. Örneğin düşüncelerini açıklama özgürlüğü hem sivil hem de politik bir haktır. Sonuç olarak Marshall modern yurttaşlık kavramının bu üç hakkı içerecek biçimde yeniden tanımlanmasını öngörmüştür.

Marshall tarafından normatif olarak sınıflandırılan bu hakların kullanımı da kaçınılmaz olarak birbirleriyle ilgilidir. İşte bu noktada İsaiah Berlin’in ilk olarak “İki Özgürlük Kavramı” başlıklı seminerinde belirttiği negatif ve pozitif özgürlükler devreye girmektedir.[4] Berlin’e göre negatif özgürlük bir hakkın sahibi olmakla ilgilidir ve bu anlamda biçimseldir. Yani anayasada yurttaşların haklarının sayılması ve yurttaşlık kavramının bu hakları içermesi bu anlamda yeterlidir. Özgürlüğün bu tanımı, John Locke’ı izleyen liberal ve birey temelli gelenek için çağlar boyu yeterli olmuştur ve olmaktadır.[5] Pozitif özgürlük ise, negatif özgürlüğün aksine, bireyin özgürlük alanının kısıtlanmaması gibi negatif bir noktadan değil, bireyin bir şeyleri gerçekleştirebilme pozitif gücünün ve/veya kapasitesinin arttırılmasını öngörmektedir. Bu anlamda pozitif özgürlük bireyin biçimsel olarak sahip olduğu hakları gerçekleştirebilecek ve bireysel anlamda gelişimini tamamlayacak sosyoekonomik altyapıya sahip olması ile yakından ilişkilidir.[6] Bu şu demektir: eğitim hakkına sahip olmak kendi başına yeterli değildir. Aslolan bu hakkın sosyoekonomik anlamda herkesçe kullanılabilir olması ve bireyin eğitim yoluyla yetenek ve eğilimlerini geliştirip tamama ermesi yada ideallerini gerçekleştirebilmesidir. İşte Berlin’in pozitif/ negatif özgürlükler ayrımı Marshall’in üçlü normatif kategorizasyonu il ele alındığında, sivil ve politik hakların biçimsel çerçevede anayasada tanınmasının yeterli olmadığı ve sosyal haklarla tamamlanmaması halinde bu hakların toplumun önemli bir kesimi tarafından kullanılması ve yaşama geçirilmesinin mümkün olamayabileceği gibi bir pratik gerçeklik ortaya çıkmaktadır. Başka bir ifadeyle, sivil ve politik hakların kağıtta kalmaması ve modern ve demokratik toplumlarda bir anlam ifade edebilmesi için sosyal hakların varlığı ve anayasal teminat altına alınması kaçınılmaz olmaktadır. İşte Berlin’in sözünü ettiği pozitif özgürlük de bu noktada önem kazanmaktadır. Marshall’in belirttiği sivil ve politik haklar negatif özgürlükler için yeterli olmakla birlikte, pozitif özgürlüğün bireylerce yaşanabilmesi için sosyal hakların varlığı olmazsa olmaz-sine qua non- olarak ortaya çıkmaktadır. Bu konuda şöyle bir örnek de verebiliriz: düşüncelerini açıklayabilme özgürlüğü sivil (ve politik) bir hak olup, sosyal haklar ve pozitif özgürlük bağlamında düşünüldüğünde tek başına yeterli bir özgürlük alanı açmamaktadır. Bireylerin sahip oldukları siyasi ve felsefi düşünceleri yayabilecek ve taraftar toplayabilecek sosyoekonomik altyapıya da sahip olmaları gerekmektedir. Demokratik toplumlarda düşüncelerin sivil toplum örgütleri, kitle iletişim araçları ve benzeri yöntemlerle yayılması ve toplumun her kesimine ulaşabilmesi de sahip olunan sivil ve politik hakların etkinliğini arttıracak ve onları kâğıt üzerinde kalmış biçimsel haklar olmaktan öteye geçirecek gerekli açılımları sağlayacaktır.

Özellikle son yirmi beş yıldır Türk siyasal düşüncesi milliyetçi-muhafazakar kesimden Marksist kesime kadar uzanan bir yelpazede çağdaş liberal teorinin ideolojik egemenliği altında kalmıştır ve bu egemenlik halen devam etmektedir. Bu anlamda bireyin sivil ve politik haklarının önemi her fırsatta vurgulanmış, iktidarlar, yasa önerileri ve anayasal metinler bu

liberal yaklaşım doğrultusunda haklı eleştirilere maruz bırakılmıştır. Fakat bunlar yapılırken sivil ve politik hakların, modern demokratik toplumların sosyoekonomik anlamda standart yaşam kalitesinin altında bulunan kesimleri açısından bir anlam ifade edebilmeleri için, Marshall’in sosyal haklar olarak belirttiği haklarla anayasal güvence altına alınması gerektiği gerçeği bilinçli yada bilinçsiz bir şekilde ihmal edilmiştir. Oysa ki bu sosyal haklar anayasamızın ikinci maddesinde ifadesini bulan ‘Türkiye’nin sosyal bir hukuk devleti olduğu’

yönündeki pozitif hukuk tespitinin bireysel boyutta ve yurttaşlık kavramı bağlamında ele alınmasından başka bir şey değildir. Kanaatimce Türk sağından Türk soluna kadar

entelektüellerimizi, politikacılarımızı ve düşün ve yazın insanlarımızı etkisi altına alan bu liberal hâkimiyetin ve paradigmanın aşılması zamanı gelmiş ve geçmektedir.

Aristotle Nicomachean Etik adlı yapıtında insanın sadece tüketen değil, aynı zamanda üreten, yapan ve eylemi ile bir şeyleri değiştirme gücü olan bir canlı olduğunu ve bu niteliklerin insan varlığının ayrılmaz parçalarını teşkil ettiğini belirtir.6 Liberal teorinin biçimsel ve yüzeysel yaklaşımlarının göz ardı ettiği bu gerçek yüzünden çağdaş toplumlarda yaşayan günümüz bireyinin ayırıcı özelliği tüketim olarak ortaya çıkmaktadır. Bu o kadar böyledir ki, bu birincil önceliği tüketmek olan bireylerden oluşan çağdaş toplumların en belirgin özelliği de kaçınılmaz olarak tüketim olgusu olmakta ve bu toplumlar tüketim toplumları olarak adlandırılmaktadırlar. Günümüzde tüketim toplumu terimi felsefeden sanata kadar geniş bir entelektüel tartışma zemininde yer edinmeyi başarabilmiştir. Oysaki Aristotle’ın da vurguladığı gibi insan her şeyden önce üretici, eylemde bulunan ve yetenek ve kapasitesi doğrultusunda ortaya bir şeyler koyan yönleri ile anılması gereken bir varlıktır. İşte insanın bu niteliklerinin modern demokratik toplumlarda bir anlam ifade edebilmesi için bireyin sosyal haklarının güvence altına alındığı bir yurttaşlık kavramı ve bunu gerçekleştirecek bir sosyal devlet anlayışı hem zihinsel, hem metinsel, hem de pratik anlamda artık Türkiye gündeminin merkezine oturmak zorundadır.


( Birikim Dergisi, Sezgin Seymen Çebi, 22.03.2008 )

Terörizmi Tanımlamak

ANLAM KAOSU

Bu kelimeyi herkes kullanıyor, peki ne anlama geldiğini bilen var mı? Terörizm nedir tam olarak? Nedenleri nedir? Failleri kimlerdir? İnsanı terörist yapan, niyeti mi, ideolojisi mi, taktiği mi yoksa hedef aldığı şey midir?

Şiddet, hangi koşullar altında, terörizm diye tanımlanmasına engel olacak bir meşruiyet taşır? Terörizmi saldırıdan, cinayetten ya da şiddete dayanan ve “suç” teşkil eden diğer eylemlerden ayıran nedir? Ahlaken kınanması gereken teröristleri, eylemleri meşru olduğu düşünülen gerillalardan, direnişçilerden, karşı-teröristlerden ya da özgürlük savaşçılarından nasıl ayırabiliriz? Terörizmin “masum” kurbanı olmak ne demektir? “Masum” kim, “suçlu” kim? Askerî hedeflere yönelik bir terörizm olabilir mi, yoksa terörizm yalnızca “sivilleri” ve “savaş halinde olmayanları” mı hedef alır?

Terörizm, bombalı saldırı gibi beklenmedik, tek hamlelik ve doğrudan bir eylem midir, yoksa etkileri yavaş yavaş ve dolaylı olarak açığa çıkan, yine de yıkıcı sonuçlar doğuran iktisadi ya da siyasi politikaları da kapsar mı? (Örneğin bir hükümetin, milyonlarca yurttaşını yoksulluğa, açlığa, evsizliğe sürükleyen kararları, ya da Dünya Bankası’nın, azgelişmiş ülkelerde adalet mücadelelerini bastırıp kemer sıkma politikalarını dayatmaya yönelik eylemleri terörizm sayılabilir mi?)

Hayvanların dünyasını hedef alan bir “insan terörizminden” söz edilebilir mi?

DİLİN KÖTÜYE KULLANILMASI

11 Eylül’den beri ABD’de terörizm kelimesi gerek devlet gerekse de sanayi çevrelerince öyle keyfî bir biçimde kullanılıyor ki, kâr hırsıyla belirlenen gündemlerine karşı çıkan herkes “terörist” (ya da hayvanları veya doğal kaynakları sömürenlerin çıkarları söz konusuysa “eko-terörist”). Bush yönetimi altında, protestocular, göstericiler, hükümeti eleştirenler anayasal haklarından mahrum bırakılıyor, gözaltına alınıyor, taciz ediliyor, dövülüyor, hapse atılıyor, hain ve terörist damgasını yiyorlar.

Terimin siyasî açıdan taşıdığı görelilik, şu basit deyişte özetleniyor: “Kimine göre terörist, kimine göre özgürlük savaşçısı.” İsrail ile ABD’nin gözünde terörist olan Filistinli örgütler, Filistinlilerin gözünde ülkelerinin işgaline direnen özgürlük savaşçılarıdır. Keşmir’in bağımsızlığı için çalışan gruplar Hint devletinin gözünde teröristtir, ama Pakistanlıların çoğunluğunun gözünde bağımsızlık savaşçılarıdır. Reagan yönetiminin özgürlük savaşçıları olarak göklere çıkardığı kontra-gerillalara, onların şiddetine maruz kalan Nikaragua halkı -daha isabetli bir şekilde- terörist gözüyle bakıyordu. ABD 1980’lerde Bin Ladin’i özgürlük savaşçısı diye göklere çıkarırken, aynı dönemde pek çok hükümet yetkilisi Nelson Mandela’dan terörist diye söz ediyordu. ABD’nin şirket-devlet kompleksi, ALF (Hayvan Kurtuluş Cephesi) üyelerini terörist diye damgalarken, pek çok hayvan hakları aktivisti onları özgürlük savaşçısı olarak savunuyor.

Şurası açık ki terörizm sadece bir kelime değil, bir silah. Terörist kelimesinin kullanımındaki saiklere işaret eden Tomis Kapitan şöyle diyor: “Terörist kelimesi, atfedildiği kişileri ya da grupları gayri insanîleştirir, iletişim kurulması imkânsız insanlar olarak gösterir. Onları bu eyleme sürüklemiş olabilecek politikaların göz ardı edilmesine neden olur. Bu kişi ya da gruplara karşı şiddet kullanılmasının önünü açar ve insanların korkularını istismar ettiği için, devlete tam bir hareket serbestisiyle davranma ve yöntemlerine yönelik itirazları geçiştirme olanağı sağlar.”

TERÖRİZM TANIMINDAN DIŞLANANLAR

1. Devlet Terörizmi

Terörizm konusundaki yaygın tanımlar, iki temel şiddet biçimini dışarıda bırakır: devlet terörizmi ve tür terörizmi.

Resmî tanımlara göre terörizm bir devleti hedef alabilir, ama bir devlet tarafından yürütülemez. ABD’nin terör tanımları toplumsal adalet hareketlerini kapsar, ama ABD’nin kuklası olan devlet yetkililerin saçtığı dehşetten söz etmez: Nikaragua’da Somoza’nın, Şili’de Pinochet’nin, bütün o diktatörlerin ya da sağcı ölüm tugaylarının… ABD’nin Vietnam halkına karşı yürüttüğü kimyasal savaşta verilen kayıplar, Saddam Hüseyin’in (ABD’den aldığı kimyasallara ve silahlara dayanan) terör sicilini kat kat aşar. ABD, sadece Vietnam’da yürüttüğü emperyalist savaşta 4 milyon insanın canını almıştır.

ABD’nin resmî terörizm tanımı her zaman Maniheizm’in İyi-Kötü ikiliğine dayanır. Bu strateji, çifte standart uygulamayı sağlar: İyilik güçleri kendi uyguladıkları şiddeti ve hukuk ihlallerini göz ardı edip hafife alırken, Kötü’lerin benzer ya da çok daha düşük seviyedeki ihlallerini gözü dönmüş bir şekilde lanetleyebilirler. Fakat Noam Chomsky’nin de gözlemlediği gibi, ABD, terörizme dair her türlü makul tanımın en önde gelen örneğidir. ABD anayasasında ve ordu kitapçıklarında terörizm şöyle tanımlanır: “Sivilleri hedef alarak ve siyasî, dinî ya da başka amaçlara hizmet etmek üzere, insanları sindirmek, korkutmak, sıklıkla da öldürmek için şiddeti hesaplı bir şekilde kullanmak.” Ne var ki, bu resmî tanımda şöyle bir sorun var: “ABD’nin resmî politikasının tanımıyla hemen hemen örtüşüyor”, her ne kadar bu resmî politika “düşük yoğunluklu çatışma” olarak adlandırılsa da. Chomsky’ye göre resmî terörizm tanımı çerçevesinde ABD “önde gelen bir terörist devlet, çünkü söz konusu uygulamalara sürekli başvuruyor.” Aynı şekilde, FBI’ın şiddet tanımına bağlı kalacak olursak, görürüz ki ABD, “bir devleti, sivil bir halkı ya da halkın bir kesimini sindirmek ya da baskı uygulamak amacıyla” pek çok ülkede sistemli ve hesaplı bir politika olarak planlı “güce ya da şiddete”, “yasadışı” bir şekilde başvurmuştur. Philip Cryan’a göre ABD “terörizm eylemlerinden ve teröristlere yataklık etmekten doğrudan sorumludur, ABD’nin yol açtığı insanî kayıplar ve yarattığı korku duygusu tahayyül sınırlarını aşmaktadır.”

ABD’nin, seçimle başa gelen Salvador Allende’yi devirme operasyonunda binlerce sivil hayatını yitirdi, binlercesi işkence gördü. Darbenin mimarlarından, terörist Henry Kissinger’a 1973’te Nobel Barış Ödülü verildi; medya onu hâlâ sözüne güvenilir bir siyaset uzmanı ve barış elçisi olarak göstermeye devam ediyor. ABD’nin Nikaragua’da kotragerillara verdiği destek, 1980’lerin başında katliamlara yol açtı; El Salvador’un faşist hükümetine verdiği destekse 70 bin sivilin ölümüyle sonuçlandı. ABD dünya çapında teröristlere yardım ve yataklık ediyor ve haydut devletleri destekliyor.

2. Tür Terörizmi

Bütün terörizm tanımları, en “ilerici” insan hakları savunucularının yaptığı tanımlar bile, yeryüzündeki en kapsamlı şiddet biçimlerinden birini dışarıda bırakır: İnsan türünün insan olmayan türler üzerinde uyguladığı şiddeti. Türcülük, insan zihnine öyle derinden nüfuz etmiştir ki, insanların hayvanlara uyguladığı vahşet görülmez. İnsandışı hayvanları şiddetin kurbanları, insan hayvanları da gezegenin teröristleri olarak düşünmeyi önerenlere istihzayla yaklaşılır.

Terörizm, ideolojik, siyasî ya da ekonomik saiklerle masum kişilere kasıtlı biçimde şiddet uygulamak demekse, insanların, bir hayatın öznesi olan insandışı hayvanlara karşı yürüttüğü savaş da terörizmdir. Kürk çiftlikleri, sınaî çiftikler, hayvan deneyleri vs. terörist endüstrilerdir; bu endüstrileri destekleyen devletler de terörist devletlerdir. Gerçek kitle imha silahları, hayvanların bedenleri üzerinde deney yapmak, onları öldürmek, yaralamak ya da tüketmek için kullanılan gazlar, tüfekler, bayıltıcı silahlar, çatallar ve bıçaklardır.

İnsanlar tarafından öldürülen hayvanların sayısı dehşet vericidir. Her yıl, yalnızca ABD’de 10 milyardan fazla çiftlik hayvanı gıda için, 17–70 milyon hayvan deneyler ve ürün testleri için, 100 milyondan fazla hayvan avcılıkta, 7–8 milyon hayvan kürkü için öldürülmektedir. Bu sayılara, çiftlik hayvanlarını korumak adına, “eğlence” endüstrisi adına ya da başka adlar altında öldürülen hayvanlar dahil değildir. Hayvanlar için her saniye bir 11 Eylül saldırısıdır.

FBI’ın tanımına göre mala verilen zarar terörizm, ama insandışı canlılara yönelik şiddet terörizm değil. Yani ALF, FBI’ın gözünde terörist bir grup, ama her yıl milyarlarca hayvanı katleden endüstriler terörist değil. Şirket-devlet ittifakı, ALF ve ELF gibi grupların mala yönelik sabotajlarını “eko-terörizm” olarak tanımlıyor, böylece sabotajla terörizmi aynı kefeye koyarak bu tür gruplara verilecek cezaların artırılmasını sağlıyor.

TERÖRİZM NEDİR?

Biz, terörizm tanımımıza, insanlarda “korku” duygusu yaratma gibi psikolojik boyut içeren eylemleri dahil etmiyoruz, zira bu “korku yaratma” boyutu aktivist grupların baskı görmesine neden olan geniş yorumlara götürüyor. Biz bütün canlı türlerine yönelik fiziksel şiddet üzerine odaklanıyoruz. Kelimenin kökü “terör” olduğuna göre, teröristlerin de şüphesiz korku uyandırmak gibi bir niyetleri vardır, ama asıl niyetleri hedeflerine fiziksel zarar vermek ya da onları öldürmektir. Ayrıca, çeşitli endüstrileri hedef alarak mala verilen zararları terörist eylem olarak kabul etmiyoruz, çünkü: (1) bu eylemler ilke olarak savunulabilir, (2) bu tür yasadışı eylemlerin halihazırda sabotaj, vandalizm, kundaklama gibi adları vardır ve bunlara denk düşen cezalar mevcuttur, bunların terörizm sınıfına sokulması için hiçbir neden yoktur, (3) asıl terörizm, şirketlerin ve devletlerin insanlara, hayvanlara ve yeryüzüne karşı işlediği suçlardır.

Biz terörizmi şöyle tanımlıyoruz: “Terörizm, bir bireyin, örgütün, şirketin ya da devletin, insan olsun insandışı hayvan olsun masum kişiler üzerinde kasıtlı olarak fiziksel şiddet uygulayarak dinî, ideolojik, siyasî ya da iktisadî amaçlarına ulaşmaya çalışmasıdır.”

Terörizm kelimesinin tanımı üzerinde mücadele etmeliyiz, çünkü şiddetin olanca çıplaklığıyla yaşandığı bu dünyada, eylemlerini tanımlamamız, lanetlememiz ve mahkûm etmemiz gereken gerçek teröristler var. Terörizme ilişkin muğlak tanımlar, muhalif hareketleri ağır biçimde cezalandırmaları için devletlere büyük bir serbestlik sağlıyor. Aktivistler ve muhalifler, “teröristlikle” yaftalanmanın terörizminin hedefi olmak yerine, sağlam tanımlar sunmalı ve asıl teröristlerin kimler olduğunu göstermeliler. Bugüne kadar yapılan terörizm tanımları içinde, bir insanın, endüstrinin, devletin ya da insan türünün hayvanlara uyguladığı şiddete yer verilmemiştir. Terörizmi tanımlamak, çağımızın en önemli felsefî ve siyasî işlerinden biridir.
( Birikim Dergisi, 11.04.2006, Anthony J. Nocella, Steven Best )

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Bazı İngilizce Münazara Kaynakları

Arkadaşlar aşağıda gördüğünüz linkler dünyanın en popüler münazara kaynaklarından bazılarıdır. Ancak tüm bu linkler tahmin edebileceğiniz üzere ingilizce yazılmış ve yayınlanmıştır. İngilizce konusunda sıkıntı çeken arkadaşlar için ben bu kaynakların önemli kısımlarını en kısa zamanda türkçeye çeviricem. Ancak sıkıntılı iseniz bile bu kaynaklara bi göz atmak faydanıza olacaktır. Ayrıca gerek bu linkler konusunda gerekse münazaramın gelişimin de oldukça faydası bulunan Galatasaray Üniversitesi'nden Işıl Yelkenci' ye sevgiler ...
Gelelim linklerimize...


http://www.britishdebate.com/universities/guides.asp
Münazara kitapçıklarını okumak için çok önemli bir site, ben bu adresteki üç kitapçığı indirip okumuştum. Münazara mantığınızı oldukça geliştirecek kitapçıkları barındırıyor. lütfen buradaki makaleler ve kitapçıklar için zamanınızı ayırın oldukça faydalı olacaklardır. Özellikle Rough Guide To Debating isimli kitapçığı okumanızı tavsite ederim.

http://www.idebate.org/debatabase/topic_index.php
Buradan klişe konular hakkında hükümet ve muhalefet argümanlarını okuyabilirsiniz. İngilizce açısından pratiğe etkisi olabilir. Aynı zamanda temel argümanlarda sizi çok fazla gelişrirecektir.

http://debatevideoblog.blogspot.com/
İngilizce münazara videoları. Bazıları işe yarar olmasa da, arada WUDC( Dünya Şampiyonası ) Quarter'ı falan var ki aman diyeyim :)

http://www.debate-motions.info/
Konu arşivi için burayı kullanabilirsiniz. Ben çok seviyorum bu siteyi. Hem Euros, hem Worlds konuları listelenmiş. Ve diğer turnuva konuları. Turnuva konuları olduğu için kolpa konu yok, hepsi güzel. (WUDC Motions EUDC Motions Other Debate Motions linklerinde konular)

http://flynn.debating.net/
Bu site çok önemli. Dünyadaki en güncel ve en geniş münazara sitesi. Haberleriyle, tableriyle vs. İçinde dolaşın bakalım, işinize yarar bir şey var mı.

İncelemeniz, irdelemeniz dileğiyle...