TURGUT TARHANLI*
Bu vakanın, bir küçük ile yetişkin arasında cereyan etmesinin yanısıra başka bir karakteri de var: Cinsiyet ayrımcılığı. Zira çocuk bir kız ve yetişkin bir erkek. Dolayısıyla Üzmez’in masumiyeti tezini peşinen güçlendirmeye çabalayan yorumcuların, bir çocuğun olduğu kadar, bir kızın da erkekler karşısındaki haklarının eşitliğinden ziyade eşitsizliğini dillendirdiği söylenebilir.
Hüseyin Üzmez adlı kişinin, birkaç ay önce, bir kız çocuğuna cinsel tacizde bulunduğu iddiasıyla, adli kovuşturmaya tâbi tutulması ve ardından tutuklanmasıyla kamuya yansıyan bu vaka, geçen haftalarda, bu zatın bir adli tıp raporu dikkate alınarak serbest bırakılmasıyla yeniden tartışma gündeminin öncelikleri arasında yer aldı. Bu vaka, birçok başka konuda da karşı karşıya kaldığımız bir tutumla yeniden yüzleşmemize yol açtı. Bu, siyasi, sosyal, kültürel, vb. başlıklarda, asıl tartışma konusu olan eylemi ön planda tutup, bunun nedenlerini, anlamını, etkisini, başka sonuçlarını değerlendirmek ve bir sonuca varmak yerine, bunun tamamen dışında saiklerle bir sonuca varma gayretidir.
EYLEMİN ESASINI GÖZDEN KAÇIRMAYALIM
Bu tutum, özellikle fail ya da mağdurun, söz konusu eylemle hiçbir bağlantısı bulunmayan siyasi, sosyal, vb. konumu üzerinden ve tamamen araçsallaştırılmış bir tartışma söylemiyle, gerçek anlamda fail ve mağdur konumlarının da bulanıklaştırıldığı bir hale dönüşür. Bu yaklaşımla, olay tarihine kadar Vakit gazetesi yazarı olan Hüseyin Üzmez vakasında da karşılaştık. Önceleri, muhafazakâr Müslüman çevrelerce Üzmez’in, bir şekilde kandırılmış olmasıyla böyle bir eyleme adeta yöneltilmiş olduğu yorumları ön planda göründü. Örneğin bu cenahta bir gazete yazarı, Üzmez’e olay vaktinden kısa bir süre önce ‘ilaçlı gazoz’ içirildiğini ileri sürdü, başkaları genel olarak iftira zemininde yorumlar yaptılar. Tartışmanın daha sonraki günlerinde, bir kadın yazar, Üzmez’i, ‘misyonunun adamı olamamakla’ itham edip şiddetle kınarken, yazısını mealen şöyle bir cümleyle bağlıyordu: ‘Kendisinin Ergenekon bağlantısı da araştırılmalıdır!’ Bu vakayı, Üzmez’in mensubu olduğu kabul edilen camiaya karşı bir siyasi hamlenin aracı olarak kullanmaya çalışan, karşı taraf yorumcuları da oldu.
Aslında, bu tartışmaya konu olan eylem, genel hatlarıyla bir kız çocuk ve yetişkin, yaşlı bir erkek arasında, erkeğin cinsel istismarına dayanan bir iddiayla ilgiliydi. Kısaca, bir küçük ve büyük arasında ya da küçük ve güçsüz bir kişi ile büyük ve güçlü bir kişi arasında varolduğu iddia edilen ve yasalarca suç olarak tanımlanmış bir eylem söz konusuydu. Hukuk, elbette sadece yürürlükteki yasalarla sınırlı değildir. Ama henüz üç yıl önce kabul edilmiş bir ceza yasasında, daha önce de olduğu gibi, ‘suç’ olarak tanımlanmış bir eylemin tartışılmasında, tartışma önceliklerinin ve dayanaklarının seçilmesi, en azından daha fazla bir özen gerektirmez miydi?
KARŞI KARŞIYA OLDUĞUMUZ VAKA
Denebilir ki, Türkiye’de, öyle ‘suç’ tanımlarıyla karşı karşıya kalabilirsiniz ki, bir kişinin o bağlamda suçlanmasının hiç de âdilane bir durum olmadığı düşünüldüğü halde bireyin haklarından daha yüce birtakım ‘değerler’ esas alınarak, bal gibi de böyle bir sonuca varılabilir. Üstelik hukuken yetkili kurumlar da bu yönde davranabilir. Acaba, bu vakada da böyle bir durumla mı karşı karşıya bulunuyoruz? Bunun cevabını, adli soruşturma sürecinin sonunda değerlendirmek daha isabetli olacaktır. Ancak şu sırada görülebilen durum, birçok bakımdan feci bir tartışma yaklaşımının izlerini taşıyor.
Öncelikle hatırlatmakta yarar var: Türkiye, 1995 yılından beri Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’yi onaylayıp, ona uyma yükümlülüğünü kabul etmiş bir ülkedir. Bu Sözleşme’nin 3. maddesinde şöyle bir hüküm var: “Kamusal ya da özel sosyal yardım kuruluşları, mahkemeler, idari makamlar veya yasama organları tarafından yapılan ve çocukları ilgilendiren bütün faaliyetlerde, çocuğun yararı temel düşüncedir.”Türkiye Anayasası da, 41. maddesinde, devletin, çocuğu korumak için gerekli tedbirleri alma yükümlülüğünden söz eder.
Biraz durup düşünelim, acaba bu vakayla ilgili o tartışmalarda “çocuğun yararı temel düşüncedir” şiarı ya da devletin gerekli tedbirleri alma sorumluluğu, gerek kamu makamlarınca gerek farklı sosyal çevrelerde yürütülen tartışmalarda, ne ölçüde ön planda tutuldu?
SHÇEK’in, adli soruşturma evresinde, buna müdahil olma sıfatı varken bundan eser görülmemesiyle mi? Adli Tıp Kurumu’nun, bir çocuk psikologunun bulunmadığı heyet raporlarıyla çocuğun ruhsal bakımdan etkilenmediği raporu tanzim etmesiyle mi? Yoksa, süregelen farklı sosyal çevreler arasındaki tartışma yaklaşımıyla mı? ‘Âdil olmak yeterli değildir, âdil olduğunuzun görülmesi de gerekir’ özdeyişi, başka ilişki biçimlerine de uyarlanabilecek bir sözdür ve bu vakada, bu zihniyetin ne ölçüde itibar gördüğü ortada.
CİNSİYET AYRIMCILIĞI BOYUTUNA DİKKAT
Bu vakanın, bir küçük ile yetişkin arasında cereyan etmesinin yanısıra başka bir karakteri de var: Cinsiyet ayrımcılığı. Zira çocuk bir kız ve yetişkin bir erkek. Dolayısıyla Üzmez’in, masumiyeti tezini peşinen güçlendirmeye çabalayan yorumcuların, bir çocuğun olduğu kadar, bir kızın da erkekler karşısındaki haklarının eşitliğinden çok, eşitsizliğini dillendirdiği söylenebilir. İddia edilen eylem, bir cinsel taciz eylemi olduğuna göre, zor ya da güç kullanımı da, en azından tartışmanın temel unsurlarından biri olmalıdır. Fakat bunun olmadığını gözlemlemek, bu vakada bir güç kullanımı yardakçılığının da varlık bulabildiğini ortaya koyar.
Ama belki bunu da şaşkınlıkla karşılamamak lazım... Rastlantı sonucu, bu vakayla aynı günlere denk gelen bir cinsel saldırı vakası da, Ankara ve İstanbul’daki bir dizi tecavüz olayının sanığı olarak tutuklanan ‘motosikletli ve kasklı’ bir adamdı. Ve 30 Ekim tarihli Milliyet gazetesinin bildirdiğine göre, bu adamın daha önceki cinsel saldırı eylemlerinden birinin yargı önündeki evresinde, Ankara’daki mahkeme, mağdurenin ‘bakire olmaması’nı gerekçe göstererek sanığın beraatine hükmetmişti.
Kişinin haklarına saygılı demokratik bir toplumda, bu tür tartışmalarda ve incelemelerde asıl önem taşıyan konu, eylemin kapsamı ve niteliğidir. İş bundan uzaklaşıp, sadece taraflardan birinin ‘kimin tarafı’ olduğu gibi bir yönelime dönüşürse, bundan her anlamda güce meyletmekten başka bir sonuç çıkmaz. Bunun da, ne haklar ne de demokrasiyle bir ilgisi olduğu iddia edilemez.
* İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi / ttarhanli@bilgi.edu.tr
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder