31 Ekim 2008 Cuma

"Devlet Güvenliği İfade Özgürlüğünü Rehin Aldı"

Temmuz-Ağustos-Eylül'de 77'si gazeteci 116 kişi, görüşleri ve devlet odaklı hak ihlallerini haberleştirmeleri nedeniyle 73 ayrı davada yargılandı. 36'sı, 301. maddeden sanıktı. Gazetecilere yönelik suçlar cezasız kalıyor; askeri nitelikli sansür girişimleri artıyor.

BİA İfade Özgürlüğü Masası, Temmuz-Ağustos-Eylül'ü kapsayan üç aylık "Medya Gözlem Raporu"nu yayınladı. Masa, 2000'den bu yana düzenli olarak medyaya, habercilere ve düşünceyi ifadeye yönelik hak ihlallerini izleyerek üçer aylık raporlarla kamuoyunu bilgilendiriyor. Medya Gözlem Raporları önde gelen uluslararası ifade özgürlüğü kuruluşları IFEXRSFCPJArticle XIX'un yanısıra Avrupa Komisyonu ve AGİT için de bir başvuru kaynağı oluşturuyor.

İletişim özgürlüğünü kısıtlayan düzenlemelere, Terörle Mücadele Yasası (TMY), Türk Ceza Kanunu (TCK), Atatürk'ü Koruma Kanunu'nun arından 5651 Sayılı İnternet Suçları Kanunu da eklendi.

Küresel video paylaşım sitesi youtube.com barındırdığı "Atatürk aleyhindeki videolar"ı dünya veri tabanından çıkarmadığı gerekçesiyle, Türkiye'de altı aydır yasaklı. dailymotion sitesi de bir ay kapalı kaldı. geocities.com sitesi de sekiz aydır erişilmez durumda. gundemonline.com sitesi yargı kararıyla yasaklandı.

İnternet sansürü yaygın, yargı Oktar'ın izinde

"Yaratılışçılık" savunucusu Adnan Oktar'ın "kişiliğe hakaret" başvurusuyla mahkemeler Eğitim-Sen'inegitim-sen.org.tr sitesi, Turan Dursun'un turandursun.com sitesi ve anarsist.org sitelerine erişim yasağı getirildi. İnternet kullanıcıları, tek bir içeriği gerekçe göstererek bir sitenin tümüne erişmeye yasak getirilmesine karşı seslerini yükseltiyorlar.

BİA Medya Gözlem Masası'nın Temmuz-Ağustos-Eylül 2008 Medya Gözlem Raporu, 77'si gazeteci 116 kişinin görüşlerini ifade ettikleri, devlet odaklı hak ihlallerini haberleştirdikleri ya da kınadıkları için 73 ayrı davada yargılandığını saptıyor.

32 sayfalık raporun kaydettiğine göre, Yeni Şafak gazetesi silahlı saldırıya uğradı, Taraf muhabiriTuran Aktaş polislerce darp edildi, antenna.org ve ortakpayda.org siteleri hacklendi.

Birgün okuru Tutku Türkol gözaltına alınarak taciz edildi; gazeteciler Mustafa Balbay ve Ufuk Büyükçelebi "Ergenekon" Soruşturması kapsamında gözaltına alındı.

Yazar Murat Coşkun, Peri Yayınları'nca yayınlanan "Acının Dili Kadın" kitabında "kin ve düşmanlığa tahrik" suçunu işlediği gerekçesiyle gıyabında 1 yıl 15 güne mahkûm edildi ve  hala hapiste. Yerel savcıyla ilgili eleştirel yayınlarından dolayı tutuklanarak 109 gün hapiste kalan Gergerli gazeteci Hacı Boğatekin, Musa Anter'in adının Tunceli'de bir caddeye verilmesini önerdiği için tutuklanan Kürt siyasetçi Mahmut Alınak ve Kevser Mızrak'ın anmasına katıldığı için tutuklanan sendikacı Meryem Özsöğüt tahliye edildiler.

Habercilere saldırılar cezasız, Dink Cinayeti 2. yılında

220 kişinin durumunu ele alan rapor ihlalleri "Saldırı ve tehdit", "Gözaltı ve tutuklamalar", "Dava ve girişimler", "Düzenleme ve hak aramalar", "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi", "Sansüre tepkiler" ve"RTÜK uygulamaları" başlıklarıyla sunuyor.

Hrant Dink Cinayeti davasının gidişi, geçmişte de aydın ve gazetecilere karşı işlenen politik cinayetlerin siyasi irade olmadan sınırlı yargı gücüyle sonuçlandırılamayacağını gösteriyor.

1 Mayıs gösterilerinde Cumhuriyet'ten Ali Deniz Uslu'nun kolunu kıran, Esra Açıkgöz'ü coplayan polisler yargı önüne çıkarılmadı. Beytüşşebap'ta polisleri darptan şikayet eden DHA muhabiri Emin Bal"hakaret"ten mahkum oldu.

"Güvenlik" gerekçesiyle sansürün her türlüsü

Çatışma bölgelerindeki operasyonların sorgulanmasına alışık olmayan Genelkurmay, PKK örgütününDağlıca ve Aktütün baskınlarının sorgulanmasını yalnızca bir stratejik sorun olarak algılıyor.

Askeri Savcılık, "Dağlıca Baskını Biliniyordu" manşetini atan Taraf gazetesinden elindeki belgeleri istedi. Mahkeme, "PKK açıklamalarına yer verdiği" için gundemonline.com sitesini yasakladı; Alternatifgazetesinin yayını bir ay süreyle durdurdu.

Hayat Televizyonu, Roj TV'ye "Newroz kutlama görüntülerini sağladığı" iddiasıyla Türksat uydusundan çıkarıldı; kanal yetkililerinin girişimleriyle "hata" üç hafta sonra düzeltildi.

Emniyet, MİT ve Jandarmanın izleme yetkisini haberleştiren gazeteciler Gökçer Tahincioğlu ve Kemal Göktaş, "gizli belge yayımlamak" ve "hakimi hedef yapmak"tan yargılanıyor.

Medya ve mizah Başbakanın hedefinde...

Doğan Grubu başkanı Aydın Doğan'ı hedef alan Başbakan Erdoğan, hızını alamayıp basın özgürlüğünü savunan açıklamalarından Uluslararası Basın Enstitüsü'nü (IPI) ve Dünya Basın Konseyleri Birliği'ne (WAPC) de saldırdı.

Başbakanın şikâyetiyle, Milas Önder gazetesinden Melih Kaşkar bir fıkraya yer verdiği için hapisle,Leman dergisi de "Batının ilmini bilimini değil ahlaksızlığını aldık" kapağından, tazminatla yargılanıyor.

301. Maddeden 36 kişi yargılanıyor

301. maddeden açılan davalar "yargılama izni" için Adalet Bakanlığı'na gönderilirken, maddenin yürürlükte kalması yeni davalara kapı aralıyor: BBP yetkilileri, yazısında "Ermeni soykırımı"nı tanıdığı gerekçesiyle gazeteci Ahmet Altan ve Taraf gazetesi sorumlu müdürü Adnan Demir'i şikâyet etti. Emekli iş müfettişi Niyazi Uslay'ın asker eleştirisi mahkûm edildi.

Son üç ayda 301. maddeden 15'i gazeteci 36 kişi 18 davadan yargılandı. Adalet Bakanlığı, Hrant Dink'in "soykırımı tanıdığı için" katledildiğini söyleyen yazar Temel Demirer'in dosyasına yargılama izni verdi.Geçen yılın aynı döneminde 301'den 22 kişi, 15 dava çerçevesinde sanıktı.

Demeç, haber ve raporlarıyla "yargıyı etkilemek"le suçlanan 13 kişiye 5 dava açıldı; ikisi beraat etti. Mizgin Özbek'in öldüğü operasyonu eleştiren Batman'daki 6 gazetecinin hapsi isteniyor.

Vicdani ret ve savaş karşıtlığıyla ilgili düşüncelerini açıklamaktan Bülent Ersoy, Perihan Mağden,Gökhan Gençay, İbrahim Çeşmecioğlu, Birgül Özbarış ve Yasin Yetişgen yargılanıyor.

"Kin" davalarına 8 sanık

Sekiz kişi "kin ve düşmanlığa tahrik"ten açılan 5 davada yargılandı; davaların tamamı sürüyor. DİHA muhabirleri Oktay Candemir ve Ercan Öksüz, "Zilan Katliamı'nın Tanığı Konuştu" röportajından yargılanıyorlar. Geçen yıl aynı "suç"tan 12 kişi sanıktı.

"Hakaret" için 75 yıl hapis ve 1 milyon YTL tazminat tehdidi

Üç ayda 28'i gazeteci toplam 36 kişi, hakaret iddiasıyla açılan 23 davadan 75 yıl hapis ve 1 milyon 181 bin YTL tazminat istemiyle yargılandı. Siirt Mücadele gazetesi sahibi Cumhur Kılıççıoğlu iki öğretim üyesine 2 bin 500 YTL tazminat ve ertelemeli bin 519 YTL adli para cezası ödemeye mahkûm edildi.

Dink Cinayeti öncesinde Trabzon'da görevli istihbarat görevlisi Muhittin Zenit, bianet.org sitesine 25 bin YTL, NTV'ye de 90 bin YTL'lik tazminat davası açtı. Emniyetçi Feyzullah Aslan, yazar Fikret Otyamve gazeteci İdris Özyol'dan 20 bin YTL istiyor.

Deniz Gezmiş'i anmak da "suç"

Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya'yı anmak 35 yıl sonra hala suç: Atılım gazetesi sorumlu müdürü Sibel Bulut "suç ve suçluyu övmek"ten yargılanacak. TCK'nın 215. maddesi uyarınca 2'si gazeteci 10 kişi 7 davadan yargılandı; 6'sı beraat etti.

Kürt Sorunu haberciliğe yasaklandı

Mahkeme, Kandil Dağı'nda yaptığı röportajından "Hürriyet" muhabiri Sebati Karakurt ve sorumlu müdürler Hasan Kılıç'la Necdet Tatlıcan'ı "PKK açıklamasına yer vermek" ve "propagandasını yapmak"tan 100 bin YTL para cezasına mahkûm etti.

Gazeteci Cengiz Kapmaz, Orhan Doğan ile yaptığı röportajı nedeniyle "örgüt propagandası yaptığı"iddiasıyla 10 ay hapse ve 375 para cezasına mahkûm edildi.

Kürt siyasetçi Orhan Miroğlu, bağımsız milletvekili adayken kitlelere Kürtçe konuştuğu için cezalandırıldı ve beş yıl süreyle "otosansüre" mahkûm edildi.

Bir tek iyi haber...

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), üç kişinin açtığı davada Türkiye'yi 6 bin 500 avro (yaklaşık 12 bin 200 YTL) tazminata mahkûm etti. Geçen yıl aynı dönemde 32 kişinin başvurusunda 14 bin 500 avroya (25 bin YTL) hükmedilmişti. (EÖ/EK)

BİA Haber Merkezi - İstanbul31 October 2008, FridayErol ÖNDEROĞLU


17 Ekim 2008 Cuma

Şiddete sıfır tolerans..

Şiddete sıfır tolerans
CNN International “güpegündüz” gerçekleştirilen Aktütün Karakolu saldırısı sonrası Türk makamlarına göre 23 arkadaşları öldürülen PKK’lıların görüntülerini yayınladı: Sevinçten halay çekip Kürtçe şarkılar söylüyorlardı. Saldırı sonrasında ölen 17 asker için düzenlenen törenlerde babaların daha doğru bir ifade ile erkeklerin vakurluğu göze çarparken annelerin, sevgililerin yani kadınların ise haykırışları ve ağlamaları dikkate çekiyor, medyamızca bu acı gözümüzün içine içine sokuluyordu.

Konyaspor-Trabzonspor futbol maçında goller atıldıkça taraftarların sevinç nidaları yerine “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” nidaları stadyumları inletiyordu. Balıkesir Altınova’da bir adi suç sonrası tırmanan gerilim sonucu halk galeyana geliyor ya da getiriliyor; küçük kasabanın köşesine sıkıştırılmış homojen bir Kürt nüfusu barındıran mahalleler talan ediliyor ve “Kahrolsun PKK!” sloganları ile cenaze mezarlığa götürülüyordu.

3. Kolordu Hasdal Askeri Cezaevi’nde “güpegündüz” bir yangın çıkıyor ve dumandan zehirlenen iki asker ölüyordu. Ölen askerlerden Mecit Akkaya’nın eşi Nurhayat Akkaya eşinin darp edilerek öldürüldüğünü iddia ediyordu. Mecit’in eşine söylediği son sözleri ise şöyleydi: “Ben buradan sağ çıkamayacağım sanırım, hakkını helal et.” Mecit, askerlikten firar suçundan cezaevinde yatıyordu.

Aynı cezaevine bundan dört ay önce resmi makamlarca “askerlikten firar ve emre itaatsizlik” gibi suçlamalardan ötürü Mehmet Bal da koyulmuştu. Mehmet Bal’ın askerlikten firar etmesinin ve emre itaatsizlikte bulunmasının tek nedeni Bal’ın vicdani retçi olması idi. O militarist bir düzen içerisinde yer almayı, o düzenin emirlerine uymayı, o düzenin eğitim mekanizması içerisinde yer almayı, silah tutmayı, silahı kullanmayı öğrenmeyi, üniforma giymeyi insani, hukuksal ve ideolojik nedenlerle ret etmiş bir vicdani retçi idi. Mehmet Bal, 8 Haziran 2008’de gözaltına alındı ve Beşiktaş İnzibat Bölük Komutanlığı’na götürüldü. Nezarethanede nöbetçi askerler tarafından şiddet gördü. Ertesi gün Mecit’in de o sırada orada bulunduğu 3. Kolordu Hasdal Askeri Cezaevi’ne götürülen Bal’ın zorla saçları kesildi ve tek tip elbise giydirilerek koğuşa konuldu. Burada nöbetçi astsubayın “gerekeni yapın” demesi üzerine koğuştaki diğer kişiler Bal’ı kalın bir sopayla dövdü, soğuk duşun altında tutarak tekmeledi. İşkence sonrasında bayılan Bal, Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’ne kaldırıldı. Vicdani retçi Mehmet Bal hastaneden taburcu edildi ve şu an Adana Askeri Cezaevi’nde.

Bal kadar şanslı olamayanlar da var: Engin Ceber mesela. Ceber’in hikâyesini anlatmadan başka bir şiddet hikâyesini anlatmak elzem, çünkü Ceber’i ölüme götüren o yürüyüşün başlangıcı da şiddet dolu: Ceber’in arkadaşı Ferhat Gerçek, 7 Eylül 2007’de Yenibosna’da Yürüyüş dergisi satarken polis otosu tarafından durduruldu. “Yasa dışı satış yapıyorsunuz” denilerek gözaltına alınmak istendi. Gerçek buna direnince polisin açtığı ateş sonucu omuriliğinden yaralanıp felç oldu. Gerçek felçli olduğu halde tutuklandığı ve hakkında çeşitli suç isnatları ile hakkında dava açıldığı halde onu vuran polis hâlâ tutuklanmayınca Engin Ceber ve arkadaşları bunu protesto etmek için Yenibosna’da basın bildirisi okudular ve “Yürüyüş” dergisini satmaya başladılar. Ceber ve arkadaşları tutuklandı ve Metris cezaevine götürüldü. Ceber, 29 Eylül’de Metris T2 Hapishanesi’ndeki yoğun işkencelerden ötürü Şişli Etfal Hastanesi’ne reanimasyon bölümüne kaldırıldı. 6 Ekim’de Ceber kendisiyle görüşen avukatlarına gerek hapishane girişinde askerler tarafından, gerekse de tutuklu bulunduğu koğuşta gardiyanlar tarafından işkenceye maruz kaldığını söylüyor. 10 Ekim’de Ceber yaşamını yitirdi.

8 Ekim akşamı Diyarbakır’da polis servis aracını tarayan PKK’lılar beş polisi öldürdüğü sıralarda, TBMM’de görüşülen sınır ötesi operasyon tezkeresi rekor (!) oyla kabul ediliyordu.

İşte size bir Türkiye manzarai umumiyesi! Militarizme, asker-ulus yaratma projelerine, erkekliğin onaylanması anlamına gelen zorunlu askerliğin getirdiklerine ve buna karşı çıkanlardan götürdüklerine, kadınları da bu milliyetçi ve militarist projeksiyon içerisinde duygu kabartan bir obje olarak kullanmaya, insanları birbirinden nefret ettirmeye ve kamplaştırmaya, genişletilmiş yetkilerle donatılmış polislerin hükümranlığına, daha birkaç sene öncesinde Başbakanlıkça şiddetin her türlüsü için karşı kampanyanın yüklenicilerinden biri olarak ilan edilmiş olan askerin kendi içerisindeki vahim şiddet olaylarına ve bunun gibi her türlü ayrımcılık ve şiddet içeren bütün eylemlere ve politikalara din, dil, ırk, etnisite, inanç ve ideolojilerden tamamen arınarak kocaman bir haykırışla “Hayır” demenin vaktidir şimdi.

HIDIR TOK

not: Bu yazı 14 Ekim 2008 tarihinde Radikal gazetesinin Radikal Genç ekinde yayımlanmıştır.

1 Ekim 2008 Çarşamba

Belediye dediğin ne işe yarar?

Türkiye bir sosyal politikasızlıklar ülkesi ve belediyeler de bunların en büyük üreticileri haline gelmiş durumda. “Politikasızlığın üretimi” diye ucubelikler de ancak bu coğrafyanın insanlarına layık görülebilir. Belediyeler, Türkiye’de ilginç yönetim biçimleriyle karşımızda ve biz hangisi doğru diye düşünmekten kendimizi alıkoyamıyoruz.

Örnekler bol, onların üzerinden anlatalım: Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek gerekli gereksiz kavşaklar, şehrin kültür ve tarih hafızasını simgeleyen belediye logosunu değiştirip postmodern bir kofluğu ifade eden başka bir logoyu kullanmak konusunda gösterdiği inat, sanata ve sanatçıların eserlerine “içine tükürme” bayalığını kadar tepki vermeler ve en son olarak kendi politikasızlığını başkaların politikasızlığın üzerinden nötralize etme çabaları gibi yönetim biçimleriyle Ankara’yı yönetiyor.

Peki Gökçek neden seçilir? Çünkü Gökçek oy verme tercihlerini ideolojik ve kültürel referanslara göre yönlendiren bir kitleden değil de, seçimleri çok basit bir şekilde maniple edilebilecek kitlelerden (ki bunlar çoğunluğu oluştururlar) oy alabileceğini, şehrin çevresinde yaşayan bu insanların eğitimsizlik ve yoksunluk içinde geçen hayatlarını küçük hamlelerle nasıl iyileştirebileceğini ve bunun da geri dönüşümünü nasıl oya tahvil edebileceğini bilir. İnsanlara yapılan kömür yardımı onları kışın soğuktan korur, maddi olanaksızlığını da unutturur; düzenli bir şekilde yapılan erzak yardımı aza kanaat etmesini bilen, kıt kanaat yaşamakla geçip gitmiş ömürler için büyük bir lütuftur çünkü. Oradaki insanların merkezdeki insanlar için önemli ve vazgeçilmez detaylar olan yeşil alanların çokluğu, temizlik, ulaşımda rahatlık gibi hayata dair pratikleri talep edecek ne bir yaşamsal zorunluluğu ne de varsıllığı vardır.

Ankara’da Çinçin mahallesi, İstanbul’da ise Sulukule ve Ayazma sakinlerinin, kentsel dönüşüm adı altında evlerini yıkmakla tehdit eden bir yönetimin kendilerine verdiği kömürleri ve erzakları geri çevirecek güçleri ve takatları yok çünkü. Kışın üşümeyip karnı tok yatağa girebilmek bu topraklarda şükürle karşılanır. Şükür de yoksulların umuttan sonraki en büyük can yongasıdır.

Devam edelim: İzmir Büyükşehir Belediyesi de yeri ve zamanı geldiğinde yoksul mahallelerin yoksun kapılarını çalıp erzak yardımı yapıyor. Çünkü bunun siyaset zemininde geçerli bir yöntem olduğu gerçeğinin farkına vardılar. İstanbul Şişli’de ise Mustafa Sarıgül işsizliğin büyük bir sorun olduğunu belirttikten sonra kendilerinin de erzak gibi yardımlar yaptıklarını söyleyiverdi geçenlerde. Zengin Şişli’nin nice il bütçesinden daha büyük olan bütçesini Sarıgül iş alanları yaratmak yerine politika olarak bunu uygulayabiliyor. Ya da çoğu belediye meclis toplantılarında “nasıl daha doğru ve uzun vadeli sosyal politikalar uygulayalım”ı tartışmak yerine rant ekonomisini besleyen imar değişikliklerini, nasıl kültürel altyapıyı geliştirebiliriz yerine yaz şenlikleri düzenleyip popüler müzisyenlerden hangisini getirelim’i vb. tartışıyorlar. Ya da en korkuncu ahlak polisi uygulamalarını teşkilatlandırıp zorla ve baskıyla Keçiören örneğinde olduğu gibi bir ideolojik ve dini bir alan yaratmakla meşguller.

Peki belediye yönetmek bu mu demek? Belediyeler yoksulluğu ve toplumsal adaletsizliği giderebilecek kalıcı ve uzun vadeli projeksiyonlar ortaya koyabilmelidir. İstanbul Kadıköy Belediyesi’nin (ki Vakit gazetesi Kadıköy’de iftar çadırı açmadığı için belediye başkanına hakaretler yağdırdı) yoksul mahallelere sağlık poliklinikleri açmasını ve bunları ücretsiz hale getirmesini ya da en görkemli ve saygı uyandıran örnek olarak addedilebilecek olan İzmir Dikili Belediyesi’nin toplu ulaşımda ve vatandaşların temel ihtiyaçlarında uyguladığı kâr amacı gütmeyen tüm sosyal bileşenleri de içeren politikalarını gururla iyi ve adaletli bir yönetimin tezahürleri olarak ortaya koyabiliriz. ,

Osman Özgüven (Dikili) ve Selami Öztürk (Kadıköy) bu ‘politik üretimlilik’lerinden dolayı yargılanacaklar; iftar çadırı kuranlar, erzak ve kömür dağıtıp bir popçuya konser verdirenler, birilerine rant yaratıp dayak mangaları kuranlar ise ‘politik doğruculuk’ sayesinde koltuklarına yayılıp bir diğer Ramazan’ı bekleyecekler.

Hıdır TOK

not: Bu yazı 30 Eylül 2008 tarihinde Radikal gazetesinin Radikal Genç ekinde yayımlanmıştır.