29 Ağustos 2008 Cuma

Suçlu ayağa kalk!

Raif Topçıl, Bülent Çınar ve Erkan Kargın.. Bu isimlerle ABD'nin İstanbul Başkonsolosluğu'na yapılan 'intihar saldırısı' sayesinde tanıştık. Üçü de olay yerinde öldü ve kendileriyle aynı yaşlarda olan 3 polis memurunu Mehmet Ö. Saçmalıoğlu, Erdal Öztaş ve Nedim Çalık'ı da öldürdüler.

Raif ve Erkan Bitlisli, Bülent Iğdırlı. Mehmet Osmaniyeli, Erdal Çorumlu ve Nedim de Rizeli. Hepsi taşradan gelen bu insanlar ABD Başkonsolosluğu önünde hayata veda ediyorlardı. Bu hikayede onlara biçilen rol ise uluslar arası terör aygıtlarının yerel 3. şahıs fedaileri olarak terörist olarak damgalanmak ile devletin güvenlik aygıtlarından birinin üyesi olarak şehit olarak nitelendirilmek arasında. Oysa ki bu çocukların hayatlarında çok özdeş noktalar var.



Erdal üniversite mezunuydu. Çoğu üniversite mezunu gibi işsizdi, polis teşkilatının çekirdeği ve omurgası da onun gibilerle yani taşrada yetişmiş, devletle ve otoritenin her görünümüyle sorunu olmayan geleneklerine bağlı insanlardan oluşuyordu. Evliydi ve aldığı maaşla İstanbul'da zar zor geçiniyordu. Mehmet polis adayıydı. Osmaniyeli muhafazakar bir ailenin çocuğuydu. Çoğu taşra çocuğunun hayallerinden biri olan polisliği seçmişti.(diğerleri ise: Askerlik, doktorluk ve öğretmenlik) Nedim konsolosluk önündeki giriş noktasında görevliydi ve doğrudan ateşe maruz kalarak hayata veda etti. Hayatlarına başkaca seçenekler sunması gereken devletin bir ferdi ve 'şehit' olarak kutsanmış bir biçimde ayrıldılar aramızdan.



Raif Bitlisli bir ailenin çocuğuydu. Ailesi zorunlu göç mağduru. Terör dolayısıyla yerinden edilen ve zorunlu göçe tabi tutulan resmi rakamlara göre 1 milyona yakın gayrı resmi rakamlara göre 3 milyona yakın insandan biri. Devletin zorla yerlerinden edip 'ne haliniz varsa görün' diye şehirlerin varoşlarına ya da daha doğru bir ifadeye gözden ırak dehlizlerine ittiği insanlardan biri.



Zorunlu göç mağdurları ile ilgili illerde kurulmuş olan bürokratik yapılar oldukça hantal ve bütçe olarak zayıf durumda olduğu için söz konusu kişilerin çoğunluğu devlet tarafından nasıl bir zarara uğratıldıklarını, hangi hak ihlallerine ve gasplarına uğradıklarını belgeleyememiş durumda bir şekilde maddi ve manevi açıdan oldukça travmatik bir düzeyde yaşamaya devam ediyorlar. Raif askerdeyken mermilerle fotoğraf çekme ritüelini bile gerçekleştirmişti. O da diğer taşra çocukları gibi silaha ve onun otoriter görünümlerine karşı hep bir ilgi duymuştu çünkü. O dar ve sıkıntılı hayatlarında gördükleri geleneksel,dini ve feodal otoriter yapılanmalardan başka tek bir otorite var ve de o dışarıdan bir güç odağı olarak daha mesafeli, korkutucu ve bu oranda da ilgi uyandırıcı çünkü.



Bülent Iğdırlı ve Kürt kökenli. Yoğunlukla Azeri kökenlilerin yaşadıkları bir yerde 'yabancılık' çektikleri için İstanbul'a göç eden bir ailenin çocuğu. Hem mahalle baskısının hem de onun müritlerinin baskılarına dayanamayıp bir zorunlu göç yolculuğuna çıkmışlardı. Erkan da Bitlis'ten göç etmiş bir ailenin çocuğu. Uyumsuz olduğu ve kimseyle konuşmadığı söylenen içine kapanık bir kişiydi. Onun Raif'i ve Bülent'i yönlendiren isim olduğu söyleniyor.



Bu üç arkadaşın hayata dair hayalleri ise Mehmet, Nedim ve Erdal'dan farklı oldu çünkü onların güvenecekleri bir devlet babaları da göç edip geldikleri varoşlarda geçerli herhangi bir geleneksel veya feodal bir otorite de yoktu. Devlet onları zorla göç ettirmiş veya yöre halkı onları adeta kovmuştu. Sığınacakları tek liman olarak din vardı ve onlar da bu hiçbir cemaatin ve otoritenin kendilerine bir kimlik edinme şansını vermedikleri gerçek ve acımasız dünyada, dogmaların kutsallığına ve adil bir öte dünya anlayışına sahip birleştiriciliğinden arındırılmış dini bir anlayışı tercih ettiler. Ve acımasız dünyaya acımasızca kendilerini sunmaya karar verdiler.



Ve ne oldu nasıl oldu kim kullandı gibi soğuk, stratejik ve akademik analizlere girmeden soralım biz de? Peki kim suçlu? Ceberut bir devlet timsali ABD mi yoksa kendi elleriyle yarattığı dinindeki özleri radikalleştirerek ve gayri insanileştirerek korku ve şiddet yayan El Kaide mi? Zorunlu göçü uygulayıp o insanlara doğru dürüst bir yaşam standardı veremeyip yalnızlığa terk eden ve insanları arasında ekilen dışlayıcılığı önleyemeyen ve de gençlerine bir ufuk sunamayan Türkiye mi? Peki ya Mehmet, Nedim ve Erdal'ın suçu neydi ki öldüler? Peki ya Raif, Bülent ve Erkan'ın?

Hıdır TOK

not: Bu yazı 22 Temmuz 2008 tarihli Radikal gazetesinin Radikal Genç ekinde yayımlanmıştır.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder