31 Ağustos 2008 Pazar
Münazara Nedir, Ne Değildir?
Münazara düşüncelerin temellendirilip belli bir zemin üstünde ortaya konduğu, herhangi bir düşüncenin veya savın zıt kutuplarınca aklı selim bir şekilde tartışıldığı, tabulardan ve önyargılardan bağımsız bir tartışma biçimidir.
Münazara laf ebeliği değildir. Ağzı olan konuşuyor tadında değildir. Çok konuşmak değildir. Birbiriyle çelişen cümleleri kullanmak değildir.
Münazara sözün derinlemesine düşünülüp biçimlendirildiği özlü konuşmadır. Konuşmalar ölçülüp tartılıp oluşturulmuş cümlelerden meydana getirilir.
Münazara inanmadığın bir şeyi savunmak değildir. Aşağılamak, hakaret etmek, küçümsemek değildir. Omurgasızlık değildir.
Münazara inandığımız şeylere neden inandığımızı temellendirmek için bir fırsat, inandığımız şeylerin farklı ve aykırı taraflarını görmemiz ve dillendirmemiz için de bir tecrübe ortamıdır.
Münazara hoşgörülüdür. Eşitlikçidir. Olayların ve olguların farklı görüşe sahip kişilerce seslendirilmesine yardımcı olur. Her farklı görüş aynı sürede ve koşullarda dillendirilir.
Münazara empatidir. Farklı şeylere ve görüşleri dillendirenlerin ruh ve düşünce halini anlamamıza yardımcı olur. Münazara bendeki seni sendeki beni günyüzüne çıkartılır.
Münazara düşünce emekçiliğidir, çevremizde ülkemizde ve dünyada yaşanan olaylara duyarsız kalmamaktır, araştırmak, incelemek, okumak, paylaşmak ve tartışmak demektir.
Münazara yüzeysel olmamaktır. Apolitikliğe karşı durmaktadır.
Münazara düşüncelerin ve kanıtlamaların en derin ve en iyi şekilde savunanın tartışmanın galibi ilan edildiği bir düşünce yarışmasıdır. Bilgi yarışması değildir.
Bilginin hoyratça pazarlanması da değildir. Bilginin ve birikimin neden ve sonuç ilişkilerine dayalı olarak teorik ve pratik örnekler vasıtasıyla açıklandığı bir düşünce paylaşım platformudur.
Münazara paylaşım demektir. Diğer üniversiteler tarafından sıklıkla düzenlenen münazara turnuvalarına gidip hem üniversitemizi temsil etmek hem de farklı üniversitelerden öğrencilerle tanışabilmektir. Farklı şehirleri görüp, gezmek dostluklar kurabilmek, anıları biriktirmektir.
Münazara kendini daha doğru, daha rahat ifade edebilmek demektir. Yüzlerce, binlerce insan karşısında konuşabilmektir. Münazara kendine güven demektir, münazara ikna yeteneği demektir.
29 Ağustos 2008 Cuma
Suçlu ayağa kalk!
Raif Topçıl, Bülent Çınar ve Erkan Kargın.. Bu isimlerle ABD'nin İstanbul Başkonsolosluğu'na yapılan 'intihar saldırısı' sayesinde tanıştık. Üçü de olay yerinde öldü ve kendileriyle aynı yaşlarda olan 3 polis memurunu Mehmet Ö. Saçmalıoğlu, Erdal Öztaş ve Nedim Çalık'ı da öldürdüler.
Raif ve Erkan Bitlisli, Bülent Iğdırlı. Mehmet Osmaniyeli, Erdal Çorumlu ve Nedim de Rizeli. Hepsi taşradan gelen bu insanlar ABD Başkonsolosluğu önünde hayata veda ediyorlardı. Bu hikayede onlara biçilen rol ise uluslar arası terör aygıtlarının yerel 3. şahıs fedaileri olarak terörist olarak damgalanmak ile devletin güvenlik aygıtlarından birinin üyesi olarak şehit olarak nitelendirilmek arasında. Oysa ki bu çocukların hayatlarında çok özdeş noktalar var.
Erdal üniversite mezunuydu. Çoğu üniversite mezunu gibi işsizdi, polis teşkilatının çekirdeği ve omurgası da onun gibilerle yani taşrada yetişmiş, devletle ve otoritenin her görünümüyle sorunu olmayan geleneklerine bağlı insanlardan oluşuyordu. Evliydi ve aldığı maaşla İstanbul'da zar zor geçiniyordu. Mehmet polis adayıydı. Osmaniyeli muhafazakar bir ailenin çocuğuydu. Çoğu taşra çocuğunun hayallerinden biri olan polisliği seçmişti.(diğerleri ise: Askerlik, doktorluk ve öğretmenlik) Nedim konsolosluk önündeki giriş noktasında görevliydi ve doğrudan ateşe maruz kalarak hayata veda etti. Hayatlarına başkaca seçenekler sunması gereken devletin bir ferdi ve 'şehit' olarak kutsanmış bir biçimde ayrıldılar aramızdan.
Raif Bitlisli bir ailenin çocuğuydu. Ailesi zorunlu göç mağduru. Terör dolayısıyla yerinden edilen ve zorunlu göçe tabi tutulan resmi rakamlara göre 1 milyona yakın gayrı resmi rakamlara göre 3 milyona yakın insandan biri. Devletin zorla yerlerinden edip 'ne haliniz varsa görün' diye şehirlerin varoşlarına ya da daha doğru bir ifadeye gözden ırak dehlizlerine ittiği insanlardan biri.
Zorunlu göç mağdurları ile ilgili illerde kurulmuş olan bürokratik yapılar oldukça hantal ve bütçe olarak zayıf durumda olduğu için söz konusu kişilerin çoğunluğu devlet tarafından nasıl bir zarara uğratıldıklarını, hangi hak ihlallerine ve gasplarına uğradıklarını belgeleyememiş durumda bir şekilde maddi ve manevi açıdan oldukça travmatik bir düzeyde yaşamaya devam ediyorlar. Raif askerdeyken mermilerle fotoğraf çekme ritüelini bile gerçekleştirmişti. O da diğer taşra çocukları gibi silaha ve onun otoriter görünümlerine karşı hep bir ilgi duymuştu çünkü. O dar ve sıkıntılı hayatlarında gördükleri geleneksel,dini ve feodal otoriter yapılanmalardan başka tek bir otorite var ve de o dışarıdan bir güç odağı olarak daha mesafeli, korkutucu ve bu oranda da ilgi uyandırıcı çünkü.
Bülent Iğdırlı ve Kürt kökenli. Yoğunlukla Azeri kökenlilerin yaşadıkları bir yerde 'yabancılık' çektikleri için İstanbul'a göç eden bir ailenin çocuğu. Hem mahalle baskısının hem de onun müritlerinin baskılarına dayanamayıp bir zorunlu göç yolculuğuna çıkmışlardı. Erkan da Bitlis'ten göç etmiş bir ailenin çocuğu. Uyumsuz olduğu ve kimseyle konuşmadığı söylenen içine kapanık bir kişiydi. Onun Raif'i ve Bülent'i yönlendiren isim olduğu söyleniyor.
Bu üç arkadaşın hayata dair hayalleri ise Mehmet, Nedim ve Erdal'dan farklı oldu çünkü onların güvenecekleri bir devlet babaları da göç edip geldikleri varoşlarda geçerli herhangi bir geleneksel veya feodal bir otorite de yoktu. Devlet onları zorla göç ettirmiş veya yöre halkı onları adeta kovmuştu. Sığınacakları tek liman olarak din vardı ve onlar da bu hiçbir cemaatin ve otoritenin kendilerine bir kimlik edinme şansını vermedikleri gerçek ve acımasız dünyada, dogmaların kutsallığına ve adil bir öte dünya anlayışına sahip birleştiriciliğinden arındırılmış dini bir anlayışı tercih ettiler. Ve acımasız dünyaya acımasızca kendilerini sunmaya karar verdiler.
Ve ne oldu nasıl oldu kim kullandı gibi soğuk, stratejik ve akademik analizlere girmeden soralım biz de? Peki kim suçlu? Ceberut bir devlet timsali ABD mi yoksa kendi elleriyle yarattığı dinindeki özleri radikalleştirerek ve gayri insanileştirerek korku ve şiddet yayan El Kaide mi? Zorunlu göçü uygulayıp o insanlara doğru dürüst bir yaşam standardı veremeyip yalnızlığa terk eden ve insanları arasında ekilen dışlayıcılığı önleyemeyen ve de gençlerine bir ufuk sunamayan Türkiye mi? Peki ya Mehmet, Nedim ve Erdal'ın suçu neydi ki öldüler? Peki ya Raif, Bülent ve Erkan'ın?
Hıdır TOK
not: Bu yazı 22 Temmuz 2008 tarihli Radikal gazetesinin Radikal Genç ekinde yayımlanmıştır.
Acil Demokrasi
Hala demokrasi hedeflerini gerçekleştirememiş olan ülkemizde terör ve kürt sorunu ile ilgili hiçbir somut adım atılamamıştır. Bu hem devletimiz hem de halkımız için geçerlidir. Onlarca yıldır yaşadığımız sorunlar sanki yepyeniymiş gibi ne yazık ki hala aynı çözüm yollarına başvuruyoruz.
Tarih 17 Ekim 2007...
Parlamento büyük bir iştahla sınır-ötesi operasyonu (tezkere) onayladı ve geri sayım başladı. Türk silahlı kuvvetleri, Kuzey Irak’a girecek ve terör kamplarını imha edecek. Plan size de fazla basit gelmedi mi ? Yıllardır güneydoğu da sürdürülen harekatlardan, harcanan milyarlarca dolardan hangi kazancı sağlayabildik ki ? Bu toprağın çocuklarının, üzerlerinde kurgulanan çeşitli düzmecelerle terörist olup, kardeşlerini öldürmelerini engelleyebildik mi ?
Yıllardır uygulanan militarist devlet politikaları, kardeş katlini önleyemediği gibi topraklarımız içerisinde de görünmeyen sınırlar çizdi.
Topraklarımızda sağduyunun esamesi okunmamaya başladı.
Türkiye tüm bunların tartışmasını verirken beklenmedik bir haberle karşılaştık :
Tarih 21 Ekim 2007
Haber, hepimizin daha önce onlarca kez saldırı ve ölüm haberi duyduğumuz bir yerdendi, Yüksekova ! 12 askerimiz haince bir saldırıda öldürüldü. P.K.K tarafından gözleri kör edilen ve haince oyunlarla insana özgü akıl kullanma yöntemlerinden yoksun bırakılan, bu topraklarda doğan ve burda doyan 32 insan da cabası.
Kuzey Irak’ta kökü kurutulacak olan terör tam içimizdeydi. Yine canımızı bu topraklarda yakmıştı.
Aslında asıl karmaşa da bu noktada başladı.
Tüm Türkiye terörü yüksek sesle lanetledi. Ancak sokaklarda bambaşka bir durum hakimdi. Sevgililerine bir demet çiçek götürürken kıpkırmızı kesilenler, meydanlarda intikam naralarını hiçbir utanç göstermeden atabiliyordu. Cafe ve barlarda oturan insanlara saldırırken yüzlerinde sadece kin vardı. Parti binaları ateşe veriliyor, sol parti ve örgüt binalarına gururla molotof kokteyleri atılıyordu. Provakatörler bir kez daha en iğrenç yüzleriyle karşımızdaydı. Duygusal ve fevri halkımız da bir anda bu komplonun bir parçası haline geliverdi. Onlar da milletvekillerimiz gibi ani ve duygusal bir tepki vermişlerdi. Geçmişi bir anda unutmuş ve tek çözümün tetiğin çekilmesinde olduğunu haykırmışlardı.
Ve terör ortaya çıkışındaki amacına ulaşmış, halkı sağduyudan uzaklaştırmış, tüm ülkede kaos yaşanmasını sağlarken, akli yeteneklerimizi bir anda harap etmiştir.
Böyle zamanlarda deja-vu yaşamaktan sıkıldıysak, bıktıysak topraklarımızda kan akmasından ve usandıysak “gel tezkere” türküsünü söylemekten, tek bir seçeneğimiz var :
Acil Demokrasi !
Dimdik ayakta duracak bir demokrasi hamlesi, başkalaşan ve kendini her geçen gün geliştiren terör illetine karşı en geçerli yanıt olacaktır. Siyasi partiler, medya organları, sivil toplum ve her kesimden halkımızla istikrarlı bir ilerleme sağlamalı, tetiğin ucundaki parmaklarımızı çekmeliyiz. Unutmayalım ki elimizdeki silah geri de tepebilir !
Demokrasi kültürünün içinde barındırdığı kardeşlik duygusunu muhafaza çağrısı yapmak, terörün temelinde yatan, kaos yaratma ve toplumu akli yollara başvurmaktan alıkoyma gibi amaçlarına ket vurmaya yeterli olacaktır. Bu huzur ortamı terörün kökünü kemireceği gibi Kürt yurttaşlarımızın da sorunlarına panzehir olma özelliği taşıyacaktır. Tam bu noktada DTP’ nin parlamento da olması Türkiye için emsalsiz bir şanstır. Teröre sıfır taviz veren bir DTP ile Kürt vatandaşlarımızın haklarının savunulması, onlara verilen değeri en somut biçimde ortaya koyacak, sorunların çözümünde demokratik sistemin avantajlarını altın tepside önümüze sunacaktır.
Şimdi şöyle sakince oturup, provakatörlerin oyununa alet olmadan, geçmişte kazandığımız tecrübelerle, tüm bu olayları ve potansiyel sonuçlarını tefekkür etmeliyiz. Yozlaşmış ve geçersizliği evrensel olarak yüzlerce kez kanıtlanmış çözüm yollarından arınıp, tek seçenek olan demokrat duruşu sergilemek zorundayız.
( Radikal Genç ,30 Ekim 2007, Tahsin Bilge AVCI )Sokak aralarının futbolu..
Kitlelerin afyonu olan futbol babında 'Neremiz doğru ki, bakın işte futbol dünyamız. Orada da bol bol milliyetçi ve militarist fütursuzluk var!' diye bizi silkeleyen yazıları göremedik. Hepimiz sloganı ilk kez, hakem Ali Aydın'ın bir pozisyonu değerlendirmesi için mikrofonların uzatıldığı sırada, Pascal No-uma'dan ismiyle değil de 'zenci futbolcu' diye bahsetmesi üzerine, futbol dünyasının yüz akı olan Çarşı'nın 'Hepimiz zenciyiz' pankartında yer alıyordu. Çok şükür ki futbol dolu fanatik ruhlarımız 'Ne zencisi kardeşim, biz beyazız' gibisinden iki kere ırkçı açıklamalar yapmamızı engelledi.
Diyarbakırspor'un deplasman maçlarında uğramış olduğu ırkçılık kokan galiz hakaretleri ise hassasiyetlerimizin bam teline vurduğu için toplu bir sırt dönüş ile görmezlikten geliyorduk. Bazı futbolcularımız gol sevinçlerini asker selamı ile asker milletimizle paylaşıp gönüllerimizi okşarken ve artık bu sevinç biçimi tam unutulmaya yüz tutmuşken, eski hakemlerimizden Erman Toroğlu'nun 'kodumu oturtan genelkurmay başkanı isterim'li, bol köpüklü militarist attırmacası karşısında ise dudaklarımızı büküp köşelerimize çekiliyorduk.
İngiltere'de Newcastle United'da oynayan Emre Belözoğlu'nun EvertonTı Tim Ho-ward'a maç içerisinde ırkçı hakaretler ettiği yönündeki haberler üzerine Emre, küfürleşti-ğini ama bu olayların patlak vermesinden sonra 'asıl' ırkçı küfürleri öğrendiğini ve hiçbir Türk'ün ırkçı söz ve davranış içerisinde bulunamayacağına dair kesin inancını da dile getirdiği bu röportaja en büyük destek, Türkiye'nin önemli futbol geceleri öncesinde bol bol milliyetçi hırçınlıklarla bizi ve futbolcuları gaza getirmesiyle ünlü Fatih Terim'den geliyordu. Terim'e göre Emre sırf Türk olduğu için bu suçlamaya maruz bırakılıyordu!
Bu bol gazlı sözlerden hiç de geride kalmayan hatta bazen kaba küfürlere kadar varan manşetler ve haberler de futbol medyası tarafından milli mesele haline getirilen futbol maçlarından önce ve sonra necip Türk milletine pompalanıyordu.
BOZKURT SELAMI
Aynı medya Türk kökenli Hollanda vatandaşı Heerenveen'li futbolcu Uğur Yıldırım'ın Türk milli takımı yerine Hollanda milli takımını seçmesini de 'vatan hainliği' sınıfına dahil etmekten gocunmuyordu. Brezilyalı Marco Au-relio'nun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması ve Türk milli futbol takımında oynayabilme hakkını elde etmesiyle bu olaya hem olumlu hem de olumsuz bakanların dilini ayıran kıstas ise sadece milliyetçi pragmatizmden kaynaklı ton farklılığı idi.
Bir diğer örnek ise bir futbolcunun açık açık siyasi kimliğini belirtmesiyle ilgili. Ankaras-por futbolcusu Ediş gol sevincini aşırı dozda abarttığı olayda taraftarları bozkurt selamı ile selamlıyor, taraftarlar da bu hem golcü hem de milliyetçi kişiliği alkış yağmuruna tutuyordu.
Hrant Dink öldürülmüştü ve Adana De-mirspor kulübü de bu menfur olayı bir pankartla anmak için izin istediği Futbol Federasyonundan sıcak olmayan bir üslupta tepki görüyordu. Kulüp yönetiminin sonradan yaptığı ehemmiyetsiz açıklamalara rağmen demiryolu emekçilerinin katkıları ile kurulmuş bir futbol takımından böylesi bir çıkış görmek bizleri sevindirdi doğrusu.
Tam da bu sıralarda Malatya- Elazığ maçında komşu Elazığ taraftarlarının hakaret-mişçesine, suçmuşçasına hem sözlü hem de yazılı olarak çığırdıkları 'Ermeni Malatya' sözü tuza biber ekiyor, Federasyon ise bu bol tuzlu çorbayı sessiz sedasız içmekle meşgul oluyordu. Ve yine bir deplasman maçında Diyarbakırspor, renkdaşı Karşıyaka tribünlerinden 'PKK dışarı' tezahüratlarına defalarca maruz kalıyordu. Oysa kendisini, verili düzenin resmi söylemini hiçe sayarcasına ayırmaya çalışan Karşıyakalılık bilinci bunu hiçbir şekilde yapmamalıydı. 'Aydın şehir İzmir' mahallî bir şehir milliyetçiliğinden hareketle 'İzmir'in hali' mevzulu yüzlerce konferans ve panel düzenlerken statlarının milliyetçi tezahüratlar ile inlemesini de sorgulamalı.
İsrailli oyuncu Balili'nin yaşadıkları ise milliyetçi feveranın dinsel karakterine de işaret ediyordu. Türk-İslam sentezinin en görünür şekilde yaşandığı iki şehrin, önce Kayse-rispor'un şimdi de Sivas spor'un, formalarını ıslatırken Balili yine deplasman maçlarında çeşitli suretlerde hem Yahudi hem de İsrailli kimliğinden ötürü rakip milliyetçi-İslami düstura sahip taraftarlarca aşağılanıyordu.
GERÇEK 'BOMBACI'
Hrant Dink'in katili Ogün Samast'ın Trabzon amatör lig takımlarından Peliüispor'un orta saha oyuncularından biri olduğunu, onu cinayete azmettiren Yasin Hayal'in de bu takımda vakti zamanında 'Bombacı' lakabı ile (futboldaki benzetmelerin sanal yanına inat bu kati bir hakikat!) forma giydiğini de hepimiz biliyoruz zaten. Çocuklarını sokaktan, zararlı alışkanlıklardan sakındırmak için mahalli amatör spor kulüplerine bir umutla gönderen ailelerin unuttukları çok ama çok önemli bir temel var: Milliyetçi-mukaddesatçı kimliğe sahip bir doğanın türevleri olan bu gençlerin ideolojik bir tornadan geçirilip tesviye edildikleri yerler, milliyetçi gençliğin buluşma mekânları olarak akla ilk düşen ve dergi bürosu etiketi altında işlevselleştirilmeye çalışılan 'ocaklar' değildir sadece. Bunun yanında amatör spor kulüplerinde de gayet keskin bir şekilde uçlaştırıldıkları ve bileylen-dikleri de bir Türkiye gerçeğidir.
Hrant Dink de futbol oynamıştı, çocukken. Belki de artık o futbolu belli belirsiz bir şekilde algılayıp sokak aralarında bu oyunu oynayan çocuklara dönüşmeliyiz. Çünkü orada ne milliyetiniz sorgulanır, ne de dininiz önemlidir; ne ulusal tutkularınız taşmaktadır, ne de farklılıklarınız keskinleştirilmektedir. Oradaki tek üstün sadece ve sadece futbol topunun sahibidir. Ve onu kızdıracak, küstürecek şeyler ya annesinin bütün sokağı inleten haykırışıdır ya da kaleci olmasını isteyen arkadaşlarıdır. Niye mi sokağa umut bağladım kocaman statlara inat? Çünkü sokak aralarının futbolunu özleyenleri gördüm Hrant'ın cenazesinde.
Hıdır TOK
not: bu yazı 20 şubat 2007'de BirGün gazetesinde yayımlanmıştır.