9 Aralık 2008 Salı
Kızlık zarını dikmek tıp etiğine uygun mu?
FIKRANIN kendisi kadar, kitabımızın çevirmeni tarafından algılanışı da son derece çarpıcı: "Adamın biri evlendikten iki gün sonra karısını öldürür ve hakim huzuruna çıkarılır. Hakim sorar, ’Neden öldürdün oğlum karını?’ Adam, ’Bakire değildi Hakim Bey,’ der. Hakim, ’O zaman neden birinci gün öldürmedin?’ diye sorduğunda, adam, ’Birinci gün bakireydi Hakim Bey,’ diye cevap verir."
Kitabı çeviren ve bekáretin Türkiye tarafıyla ilgili ilginç ve uzun bir önsöz yazan Emek Ergün, bu fıkrayı aktardıktan sonra, hakimin sorusu üzerinde duruyor ve şu yorumu yapıyor: " Neden gerekeni yapıp anında öldürmedin de bir gün daha yaşamasına izin verdin kadının, demeye getiriyor hakimin sorusu."
Belki de meselenin kendisi bu algı farkında yatıyor. Belki de bu algı farkı yüzünden erkek bakış açısı bekáretin peşinde her anlamıyla kanlı bir tarih yazarken, kadın daha sakin bir kıyıda geziniyor öldürülmeyi bile göze alarak. Çünkü, bir tarafta, bekáretin ne olduğunu bile bilmeyen bir cehalet, diğer tarafta ise bu ceháletin bile farkında olmayan bir atalet söz konusu sanki. Ergün’ün şu tespiti ise çok sert olmakla birlikte, gerçeğin bir tarafına dokunuyor elbette:
"...Bekáret sözcüğünü ’bekár/et’ olarak da okuyabiliriz: Ataerkil düzende bakire kadın bedeni, henüz evlilikle sahiplenilmemiş bir et parçasıdır. Ama bu okuma, kadın bedeninin evliliğe kadar sahipsiz ve serbest kaldığı anlamına da gelmez çünkü bu beden, evlilik kurumu yoluyla babadan kocaya geçer."
Kuyuya düşen kim?
Bekáretin bu kadar önem taşıması, namus kavramının sadece kızlık zarına indirgenmesi, hiç kuşkusuz son derece yapay ve tartışmalı çözüm arayışlarını da beraberinde getiriyor. Mesela? Mesela, kızlık zarının dikilmesi. Amaç basit elbette, beraber olunacak veya evlenilecek kişiye bákire görüntüsü vermek. Ancak, son derece tartışmalı bir konu bu. Üstelik sadece genel ahlák açısından değil, tıp etiği açısından da tartışmalı. Dediği gibi, Emek Ergün’ün:
"Doktorlar kadınların bekáret konusunda kocalarını aldatmasına alet olmalı mı, sorusu etrafında dönen tartışmalarda, bir tarafta, ’zar diktirme aldatmacadır ve tıp etiğine aykırıdır,’ diyen doktorlar, diğer taraftaysa ’uygulama kadınların hayatını kurtarmaktadır ve tıp etiğine aykırı değildir,’ diyen doktorlar vardır."
Bir gün bizde de bu konular tartışma gündemine gelir belki.
Bekáret, bir cinsel terördür
Eşcinsel kadınlar kadından sayılmaz çünkü cinsel ilişki kurdukları kadınlarda, erkeğinki gibi, onları bir dokunuşla kadına dönüştürecek sihirli bir değnek yoktur.
Aslında tanımı sürekli ama çok yavaş değişen ve çocukluğumuzdan itibaren sahip olduğumuz en önemli şey olarak içimize işletilen bekáreti, doğanın kanunu muşçasına özümsüyor ve bekáretin yaşamımızda yarattığı cinsel terörü sorgulamadan kabul ediyoruz.
Zar diktirme uygulaması, kadınları ezen bekáret normunu devam ettirdiği ve hatta güçlendirdiği için zararlı olsa da, bu normun egemen olduğu toplumlarda kadınların öldürülmesini engellediği için yapılması gerekir.
Aslında zar diktirmenin kárlı bir aldatmaca olduğu doğrudur ama burada asıl tartışılması gereken, kocanın değil, kadının aldatılmasıdır (...) Bu durumda zar diktirme, aldatılan kadının hayatta kalmasını ve erkeklerin kendi açtıkları kuyuya düşmesini sağlayan bir uygulamadır.
Sefa Kaplan/Hürriyet
3 Aralık 2008 Çarşamba
Hapishanede "Sevişme Görüşü" Mümkün Olmalı
Türkiye'deki yasalar cezaevinde tutulan kişiler ve onları ziyaret eden yakınları arasında cinsel birleşmeyi kapsayacak yakınlıkta bir görüşmeyi yasaklarken dünyada mahkumlara bu hakkın sunulduğu ülkeler var.Medya, önce dört yıldır cezaevinde bulunan Sedat Peker’le beş ay önce evlenen avukat Özge Peker'in hamile olduğunu iddia etti; ikilinin cinsel ilişkiye girecek şekilde görüşebilmesinin yasa dışı olduğunu vurguladı. Özge Peker gazetecilerin karşısına çıkıp iddiaları yalanladı.
"Sevgiliye görüş izni yok"
Cezaevindeki tutuklu ve hükümlülerin eş ve sevgilileriyle görüş şartlarını İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, Cezaevi Komisyonu'ndan avukat Fazıl Ahmet Taner'e sorduk.Taner, Ceza İnfaz Yasası, Ceza İnfaz Tüzüğü ve Adalet Bakanlığı'nın açık görüşlere ilişkin yönetmeliğine dayanarak şartları sıraladı:
Resmi nikah olmayan birlikteliklerde tarafların birbirini görmesine izin yok.
Yakın görüş, akraba görüşü ve cam bölmenin arkasından gerçekleşen kapalı görüş var. Anne, baba, eş ve çocuklar için ayda bir kez açık görüş var. Bayramlarda ziyaretçilere kardeşler de ekleniyor. Avukat görüşmesi de açık görüş kapsamına giriyor.Bir salonda birden tutuklular bir masa etrafında ziyaretçileriyle buluşuyor. Gardiyan veya infaz memurları da görüşmeye -konuşulanları duyabilecek kadar yakın şekilde- tanık oluyorlar.Avukatların müvekkili olan tutukluyla görüşmesinde de yakın bir fiziksel temas kurması mümkün değil.
"En fazla infaz memurlarının önünde sarılıp öpüşebilirler"
Avukat Taner en fazla tutuklu ve yakınının öpüşüp sarılmasının mümkün olduğunu söyledi. Taner, cinsel birlikteliğin de sağlanabileceği görüşme şartlarının mahkumların hakkı olmasını, eşler, sevgililer arasında nikah ya da aynı soyadı şartı aranmaması gerektiğini savunuyor."Peker olayındaysa zaten insanların hakkı olması gereken bir uygulama yasa dışıymış gibi gösteriliyor. Bu tarz görüşmeyi engellemesi yasa koyucunun ayıbı, yasayı delenin değil. Kişi hamile olsa bile başka bir sorun var. O da cezaevi yönetiminin mahkumlar arasında ayrımcılık yapmasıdır."
"Sadece mahkuma değil eşe de ceza"
Eşi 11 yıl cezaevinde kalan ve şimdi serbest olan Ümit Esin hapsetmenin kendisinin insani olmadığını, bunun ötesinde kısıtlı görüşme şartlarının sadece tutukluyu değil yakınını da cezalandırdığını düşünüyor.Esin'in önerisi var:"Herkesin bu şiddeti delmeye çalışmasından yanayım. Ancak kurallara uymayarak, şartlara itaat etmeyerek talepkar olabiliriz. Eş olsun, sevgili olsun cinsel yakınlığın dahi kurulabileceği özel görüşmeler herkesin hakkı."
Yurtdışında özel görüş hakkı tanınıyor
Vikipedia'da yer alan bilgiye göre eşle birlikte, cinsel ilişkiyi de kapsayacak şekilde uzun saat ya da günlerin geçirildiği ziyaret türü ABD, Danimarka, Küba, Suudi Arabistan, Rusya'daki mahkumlara tanınan bir hak. Hatta Brezilya'da ve ABD'nin kimi eyaletlerinde bu haktan eşcinseller de yararlanıyor. (EZÖ)
BİA Haber Merkezi - İstanbul 03 December 2008, Wednesday Emine ÖZCAN
Çocuğun Cinsel İstismarının Belirtileri ve Yanlış Bilinenler
“Her dört çocuktan biri aile içinde cinsel istismara uğruyor. Bu suça ortak olmayın!” başlıklı bir bülten yayımlayan Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı konuyla ilgili yanlış bilgilere dikkat çekiyor.
Konuyla ilgili bilgi ve destek için Alo 183 Sosyal Hizmet Danışma Hattı'nın aranmasını gerekiğini hatırlatan vakfa göre göre aile içi cinsel istismarla ilgili yanlış kanılar şöyle:
Ensest zannedildiği gibi sadece sosyo-ekonomik düzeyi düşük ailelerde değil, her kesimde görülebilir.
Çocukların cinsel istismarı hayal gücüyle uydurdukları, sadece şirin ve cazip kız çocuklarının cinsel istismara uğradıkları bütünüyle yanlış bir inançtır.
Cinsel taciz sanıldığı gibi genellikle yaşlı, yabancı, serseri erkekler tarafından, ıssız yerlerde yapılmaz. Çocuğun yakını olan genç, evli, çocuklu erkekler tarafından gündelik kullanım alanlarında gerçekleşir.
Cinsel saldırıya uğrayan çocuklar zannedildiği gibi sadece kız çocukları değildir; hatta erkek çocuklar daha fazla cinsel şiddete maruz kalabilir.
Cinsel istismar kuşkusu durumunda, olayın üzerine gitmek zannedildiği gibi daha fazla travmaya neden olmaz. Çocuğun güvenliği ve ihtiyaçları gözetilerek yapılan bir müdahale hem istismarın sonra ermesini sağlayacak hem de ona bu sorunun inkar edilmemesi, görmezden gelinmemesi gerektiği mesajını verecektir.
Çocuklar üzerindeki etkiler: Ensest, çocuk için çok şaşırtıcı, anlamlandırması ve söze dökmesi çok zor bir deneyimdir. Sevgi, güven, bağlılık beklediği bir yakınından gelen davranışları anlamlandıramayan çocuk, ruhsal ve fiziksel olarak hayatta kalabilmek için birbirinde ayrışmış, kopuk zihin ve beden halleri yaşar, bu deneyimi anılarından çıkarma ve inkar yoluna gidebilir.
İstismarın belirtileri nelerdir?
Mor Çatı bülteninde istismarın çocuklar, ergenler ve yetişkinlerdeki belirtilerine de yer veriliyor.
Çocuklarda:
Okul başarısında ve ilgisinde azalma,
Tedaviye karşın geçmeyen ağrılar, oral, anal ve vajinal enfeksiyon,
Yetişkinlerin cinsel davranışlarını aşırı taklit etme,
Kendini ifade ettiği yollarda cinselliğe ve cinsel organlara vurgu,
Sürekli mastürbasyon, parmak emme, biberondan içme, altını ıslatma, büyük tuvaletini kaçırma, uyku bozuklukları
Ergenlerde:
Devam eden okul problemleri, ders dışı faaliyetlere ilgisizlik, okulu terk etme, sınıfta konuşmaktan korkma,
Nedensiz ağrılar, depresyon, aşırı kilo alma, bedenen rahatsızlık ve tiksinti duyma,
Cinsellikten korkma, erken hamilelik, erken evlenme, cinsel kayıtsızlık, cinsellikten korkma, aşırı cinsel davranışlar,
Aşırı kilo alma, bedenden rahatsızlık ve tiksinti duyma, ergenlik dönemi bedensel değişiklikleri hakkında sıkıntı duyma,
Evden kaçma, madde kullanımı ve bağımlılığı, kendine zarar verme, çalma ve intihar düşünceleri.
Yetişkinlerde:
Tedaviye rağmen bir türlü geçmeyen ağrılar, jinekolojik ve cinsel rahatsızlıklar, uyku bozuklukları, karanlıktan korkma, gece yarısı birisinin eve gireceğinden korkma,
Aşırı cinsel davranışlar, yeme bozuklukları, hamilelik sırasında utanç, ebeveyn olma sorunları,
Kendine zarar verme, düşük özbenlik, sürekli suçluluk ve utanç duyma, depresyon, bütünsel olarak kötü olduğuna inanç, ait olamama, yerleşememe, ötekilere güven duyma konusunda zorluk,
Aşırı sosyalleşme ya da izolasyon, cinsel ve fiziksel saldırılardan kendini koruyamama. (BÇ)
BİA Haber Merkezi - İstanbul
12 November 2008, Wednesday
23 Kasım 2008 Pazar
İsveç göçmenlere sözleşme imzalatacak
Sağ eğilimli 4 partinin oluşturduğu koalisyon hükümetinin ortağı Muhafazakar Parti'nin Genel Sekreteri Per Schlingmann, İsveç Radyosu'na yaptığı açıklamada, değişik ülkelerin kültürleri ve değer yargılarıyla gelen göçmenlerin İsveç'in yasa, kural, değer yargılarına uymaları ve kadın-erkek eşitliğine saygı göstermelerinin "son derece önemli" olduğunu söyledi.
Partisinin bu amaçla göçmenlerin söz konusu kurallara uyacağına dair bir sözleşme imzalamalarını içeren öneri hazırladığını kaydeden Schlingmann, önerinin önümüzdeki günlerde tartışmaya açılacağını, ardından yasa teklifi olarak Meclis'e sunulacağını belirtti.
Öneriye göre, İsveç'e AB ülkeleri dışından gelecek yabancılar, imzaladıkları sözleşmeye uymamaları halinde, ihtiyaçları olduğunda devlet kurumları ve belediyeden aldıkları yardımlardan mahrum bırakılacak.
18 Kasım 2008 Salı
"Polise Sendika, Düzenli Psikolojik Yardım Gerek"
Polis Akademisi öğretim üyesi Doç. Dr. Aytaç, polisin şiddet ve silah kullanımının önüne geçmek için çalışma koşullarının düzeltilmesi, hesap verebilir, şeffaf teşkilat ve düzenli psikolojik destek gerektiğini söylüyor; "İşkence yapanı meslekten atacaksınız" diyor.
Polislerin şiddet, orantısız kuvvet uygulaması, silah kullanması olaylarını değerlendiren Polis Akademisi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Önder Aytaç "Yenilir yutulur gibi değil" diyor.
Aytaç'a göre, olumsuz çalışma koşulları ve polis teşkilatının şeffaf, hesap verebilir olmaması en önemli etkenlerden.
Aytaç, birçok polisin İl Emniyet Müdürlüklerinde ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nde bulunan ruh sağlığı uzmanlarından destek almaktan damgalanma, maaş düşmesi ve sicil kaygısı nedeniyle çekindiğini söylüyor. Aytaç'a göre, polisin yalnızca şiddet uygulaması değil, polis intiharları da bu faktörlerle doğrudan bağlantılı.
18 kişi öldü
Yılın başından beri karakolda dayak, orantısız güç ve dur ihtarına uymama gibi olaylar sonucunda 18 kişi hayatını kaybetti. Rize'de Ercan Güneşdoğdu polis mumuru Yahya A. tarafından boynundan ve omzundan vuruldu. Ardahan'da Volkan ve Kadir Azizoğlu kardeşler, iki polisin kendilerini dövdüğünüsöylüyor.
Aytaç'ın bazı saptamaları şöyle.
İşkencesini anlatan polis öğretmenleri vardı: Eskiden polis okulu öğretmenliği, kızağa çekilmiş polisler için pasif hizmet olarak görülürdü. İşkencelerini anlatanlar vardı. Son dönemde azaldı. Eğitimde hiç soruşturma geçirmemiş olanları görevlendirmek gerek.
Eğitim iyi: Polislik eğitimi alanlar hangi koşullarda silah kullanabileceklerini gayet iyi biliyorlar. Hatta bazen gerekse de kullanmayanlar var. Son beş yıldır, polisin eğitimi gayet iyi durumda.
Kimler silah kullanıyor: Alanda en az iki üç yıl pişmiş olanlar, silah kullanabileceği koşulları çok daha iyi biliyor. Bizim son dönemde gördüğümüz olaylardakiler, eğitim almış olsalar bile staj döneminde herhangi bir toplumsal olayla fazla karşılaşmamış ya da psikolojik sıkıntı yaşayan polisler.
Amirlerle bağlantılı: Polis işkence yapıyor, orantısız kuvvet kullanıyorsa, cezasız kalıyorsa, bu durumu, yöneticileriyle bağlantılandırmak gerekir.
Polis psikolojik destekten çekiniyor: Eskiden psikolojik yardım yoktu. Son üç yıldır 35 civarında psikolog istihdam ediliyor. Ama bu yardım isteğe bağlı. Silahla hizmet verilen birimlerde, polis silahsız göreve verilirse maaşı yüzde 40 oranında düşer. Ayrıca "deli doktoruna gitti" diye damgalanma riski var. Oysa polisin psikolojik yardım da dahil, insanca yaşayabileceği koşulları kurmak gerek.
Yıllık kontrol gerek: Psikolojik destek zorunlu hale getirilebilir. Tıpkı arabaların fenni muayenesi gibi, polisler yılda bir psikolojik testten geçebilir.
12 saat çalışılmaz: Polisler genelde 12 saat çalışıp 12 saat ya da 24 saat dinleniyor. Bu en temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor demek. Sıradan polis fazla mesaisinin karşılığını alacak olsa, 4,750 YTL maaş alması gerek. Şu an ortalama 1,300 YTL alıyor. Bu maaşı alacak olsa tavrı değişir.
Sendika şart: Sendikasına izin verilse, polis hakkını koruyabilse, bu olaylar olmaz. Avrupa'da toplumsal olaya götürdüğün polisin öğle yemeğini vermezsen, sendika karşına dikilir. Polis sendikası kurulmalı.
Polis sayısı az: Gelişmiş ülkelerin sigorta sistemiyle çözdüğü sorunlarda, bizde çözüm polisten bekleniyor. Avrupa Birliği'nde 221 kişiye bir polis, İstanbul'da 450 kişiye bir polis düşüyor. Polis sayısını artırmak gerek.
Şikayet mekanizması gerek: Toplumun, polislerde gördüğü her yanlışı ifade edebileceği bir şikayet mekanizması oluşturmak gerek. Bu şikayetlerin hepsinde hesap verirseniz, sorun olmaz. Şeffaflık gerekiyor. Örneğin, çevik kuvvetler üzerine anketler yapılıp sorunları ortaya çıkarılmış, kitap haline getirilmişti. Ama Em. Gn. Md Gökhan Aydıner*, bu çalışmayı desteklemek yerine yasaklamak yoluna gitmişti.
İşkencede açığa almak gerek: İşkence yapan polis meslekten atılmalı. İşkence iddiasında, soruşturmanın selameti için polisi açığa almak gerek. Yargının hızlı işlemesi gerek. (TK)
* Gökhan Aydıner, Aralık 2006'da Emniyet Genel Müdürlüğü'nden emekli oldu.
BİA Haber Merkezi - Ankara
17 November 2008, Monday
Tolga KORKUT
Hüseyin Üzmez: Kim(ler)i üzer, kim(ler)i üzmez
TURGUT TARHANLI*
Bu vakanın, bir küçük ile yetişkin arasında cereyan etmesinin yanısıra başka bir karakteri de var: Cinsiyet ayrımcılığı. Zira çocuk bir kız ve yetişkin bir erkek. Dolayısıyla Üzmez’in masumiyeti tezini peşinen güçlendirmeye çabalayan yorumcuların, bir çocuğun olduğu kadar, bir kızın da erkekler karşısındaki haklarının eşitliğinden ziyade eşitsizliğini dillendirdiği söylenebilir.
Hüseyin Üzmez adlı kişinin, birkaç ay önce, bir kız çocuğuna cinsel tacizde bulunduğu iddiasıyla, adli kovuşturmaya tâbi tutulması ve ardından tutuklanmasıyla kamuya yansıyan bu vaka, geçen haftalarda, bu zatın bir adli tıp raporu dikkate alınarak serbest bırakılmasıyla yeniden tartışma gündeminin öncelikleri arasında yer aldı. Bu vaka, birçok başka konuda da karşı karşıya kaldığımız bir tutumla yeniden yüzleşmemize yol açtı. Bu, siyasi, sosyal, kültürel, vb. başlıklarda, asıl tartışma konusu olan eylemi ön planda tutup, bunun nedenlerini, anlamını, etkisini, başka sonuçlarını değerlendirmek ve bir sonuca varmak yerine, bunun tamamen dışında saiklerle bir sonuca varma gayretidir.
EYLEMİN ESASINI GÖZDEN KAÇIRMAYALIM
Bu tutum, özellikle fail ya da mağdurun, söz konusu eylemle hiçbir bağlantısı bulunmayan siyasi, sosyal, vb. konumu üzerinden ve tamamen araçsallaştırılmış bir tartışma söylemiyle, gerçek anlamda fail ve mağdur konumlarının da bulanıklaştırıldığı bir hale dönüşür. Bu yaklaşımla, olay tarihine kadar Vakit gazetesi yazarı olan Hüseyin Üzmez vakasında da karşılaştık. Önceleri, muhafazakâr Müslüman çevrelerce Üzmez’in, bir şekilde kandırılmış olmasıyla böyle bir eyleme adeta yöneltilmiş olduğu yorumları ön planda göründü. Örneğin bu cenahta bir gazete yazarı, Üzmez’e olay vaktinden kısa bir süre önce ‘ilaçlı gazoz’ içirildiğini ileri sürdü, başkaları genel olarak iftira zemininde yorumlar yaptılar. Tartışmanın daha sonraki günlerinde, bir kadın yazar, Üzmez’i, ‘misyonunun adamı olamamakla’ itham edip şiddetle kınarken, yazısını mealen şöyle bir cümleyle bağlıyordu: ‘Kendisinin Ergenekon bağlantısı da araştırılmalıdır!’ Bu vakayı, Üzmez’in mensubu olduğu kabul edilen camiaya karşı bir siyasi hamlenin aracı olarak kullanmaya çalışan, karşı taraf yorumcuları da oldu.
Aslında, bu tartışmaya konu olan eylem, genel hatlarıyla bir kız çocuk ve yetişkin, yaşlı bir erkek arasında, erkeğin cinsel istismarına dayanan bir iddiayla ilgiliydi. Kısaca, bir küçük ve büyük arasında ya da küçük ve güçsüz bir kişi ile büyük ve güçlü bir kişi arasında varolduğu iddia edilen ve yasalarca suç olarak tanımlanmış bir eylem söz konusuydu. Hukuk, elbette sadece yürürlükteki yasalarla sınırlı değildir. Ama henüz üç yıl önce kabul edilmiş bir ceza yasasında, daha önce de olduğu gibi, ‘suç’ olarak tanımlanmış bir eylemin tartışılmasında, tartışma önceliklerinin ve dayanaklarının seçilmesi, en azından daha fazla bir özen gerektirmez miydi?
KARŞI KARŞIYA OLDUĞUMUZ VAKA
Denebilir ki, Türkiye’de, öyle ‘suç’ tanımlarıyla karşı karşıya kalabilirsiniz ki, bir kişinin o bağlamda suçlanmasının hiç de âdilane bir durum olmadığı düşünüldüğü halde bireyin haklarından daha yüce birtakım ‘değerler’ esas alınarak, bal gibi de böyle bir sonuca varılabilir. Üstelik hukuken yetkili kurumlar da bu yönde davranabilir. Acaba, bu vakada da böyle bir durumla mı karşı karşıya bulunuyoruz? Bunun cevabını, adli soruşturma sürecinin sonunda değerlendirmek daha isabetli olacaktır. Ancak şu sırada görülebilen durum, birçok bakımdan feci bir tartışma yaklaşımının izlerini taşıyor.
Öncelikle hatırlatmakta yarar var: Türkiye, 1995 yılından beri Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’yi onaylayıp, ona uyma yükümlülüğünü kabul etmiş bir ülkedir. Bu Sözleşme’nin 3. maddesinde şöyle bir hüküm var: “Kamusal ya da özel sosyal yardım kuruluşları, mahkemeler, idari makamlar veya yasama organları tarafından yapılan ve çocukları ilgilendiren bütün faaliyetlerde, çocuğun yararı temel düşüncedir.”Türkiye Anayasası da, 41. maddesinde, devletin, çocuğu korumak için gerekli tedbirleri alma yükümlülüğünden söz eder.
Biraz durup düşünelim, acaba bu vakayla ilgili o tartışmalarda “çocuğun yararı temel düşüncedir” şiarı ya da devletin gerekli tedbirleri alma sorumluluğu, gerek kamu makamlarınca gerek farklı sosyal çevrelerde yürütülen tartışmalarda, ne ölçüde ön planda tutuldu?
SHÇEK’in, adli soruşturma evresinde, buna müdahil olma sıfatı varken bundan eser görülmemesiyle mi? Adli Tıp Kurumu’nun, bir çocuk psikologunun bulunmadığı heyet raporlarıyla çocuğun ruhsal bakımdan etkilenmediği raporu tanzim etmesiyle mi? Yoksa, süregelen farklı sosyal çevreler arasındaki tartışma yaklaşımıyla mı? ‘Âdil olmak yeterli değildir, âdil olduğunuzun görülmesi de gerekir’ özdeyişi, başka ilişki biçimlerine de uyarlanabilecek bir sözdür ve bu vakada, bu zihniyetin ne ölçüde itibar gördüğü ortada.
CİNSİYET AYRIMCILIĞI BOYUTUNA DİKKAT
Bu vakanın, bir küçük ile yetişkin arasında cereyan etmesinin yanısıra başka bir karakteri de var: Cinsiyet ayrımcılığı. Zira çocuk bir kız ve yetişkin bir erkek. Dolayısıyla Üzmez’in, masumiyeti tezini peşinen güçlendirmeye çabalayan yorumcuların, bir çocuğun olduğu kadar, bir kızın da erkekler karşısındaki haklarının eşitliğinden çok, eşitsizliğini dillendirdiği söylenebilir. İddia edilen eylem, bir cinsel taciz eylemi olduğuna göre, zor ya da güç kullanımı da, en azından tartışmanın temel unsurlarından biri olmalıdır. Fakat bunun olmadığını gözlemlemek, bu vakada bir güç kullanımı yardakçılığının da varlık bulabildiğini ortaya koyar.
Ama belki bunu da şaşkınlıkla karşılamamak lazım... Rastlantı sonucu, bu vakayla aynı günlere denk gelen bir cinsel saldırı vakası da, Ankara ve İstanbul’daki bir dizi tecavüz olayının sanığı olarak tutuklanan ‘motosikletli ve kasklı’ bir adamdı. Ve 30 Ekim tarihli Milliyet gazetesinin bildirdiğine göre, bu adamın daha önceki cinsel saldırı eylemlerinden birinin yargı önündeki evresinde, Ankara’daki mahkeme, mağdurenin ‘bakire olmaması’nı gerekçe göstererek sanığın beraatine hükmetmişti.
Kişinin haklarına saygılı demokratik bir toplumda, bu tür tartışmalarda ve incelemelerde asıl önem taşıyan konu, eylemin kapsamı ve niteliğidir. İş bundan uzaklaşıp, sadece taraflardan birinin ‘kimin tarafı’ olduğu gibi bir yönelime dönüşürse, bundan her anlamda güce meyletmekten başka bir sonuç çıkmaz. Bunun da, ne haklar ne de demokrasiyle bir ilgisi olduğu iddia edilemez.
* İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi / ttarhanli@bilgi.edu.tr
13 Kasım 2008 Perşembe
Bakan Gönül Etnik-Dinsel Temizliği İtiraf Ediyor, Ders Almıyor
Aktar, Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün sözleri için "Dile getirdikleri hakikattir; ifadelerinin yol açacağı tepkileri ne kadar hesapladı, bilmiyorum, ama 'Türk ulusu'nun içerik itibariyle İslam diniyle şekillendiğini söylemek hiç yanlış değil" dedi.
Gönül, dün (10 Kasım), AB Savunma Bakanları toplantısı için gittiği Brüksel'de, Türkiye Büyükelçiliği'ndeki 10 kasım töreninde yaptığı konuşmada "Bugün eğer Ege'de Rumlar devam etseydi ve Türkiye'nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi?" dedi.
Tehcir ve mübadelenin ekonomide de olumlu sonuçları olduğunu öne süren Gönül, ayrıca şunları da söyledi: "İzmir Ticaret Odası’nda bir dönem görev almıştım. Bu odanın kurucuları arasında bir tek Müslüman yoktu ve tamamı Levantenlerden müteşekkildi. Cumhuriyetin kuruluş öncesi de Ankara’da Ermenilere, Rumlara, Musevilere ve Müslümanlara ait dört mahalle bulunurdu. Ege’de verimli topraklar azınlıkların elindeydi."
"Gönül'ü Allah söyletmiş" deyip bu sözleri bir tür "itiraf" olarak nitelendiren Aktar, "İstenmeyerek söylenmiş çok cesur ifadeler bunlar. Bugün bunu dile getirebilmek işin adını koymaktır" diyerek şu saptamaları yaptı.
Uluslaşmada din: Gönül, 20. yy başında, bu coğrafyada ortaya çıkan milliyetçi akımların temelindeki birleştirici unsurun din olduğunu, üstü kapalı dile getiriyor. Nitekim İttihatçıların ve ardından cumhuriyetçilerin zihinlerinde şekillenen Türk ulusunun en somut dayanağı İslam dinidir. Herhangi bir ulusu tarif eden diğer özelliklerin -dil, ırk, kültür, iktisadiyat- hiçbiri Türk ulusunun icadı aşamasında bu coğrafyada din kadar mevcut değildir. Uluslaşma sürecinin temel öğesi olan din, doğal olarak o dinden olmayanı süreçten dışlar, gayrımilli sayar. Ermeni, Rum ve Yahudiler, bu ulusun doğal ötekisi ya da hasmıdır.
Türk olmayan Müslüman Türkleştirilir: Gönül'ün veciz bir şekilde ifade ettiği gibi, ulusun kuruluş aşamasından bu yana Müslüman olmayanlara yer olmadığı gibi, Türkler dışında kalan diğer Müslüman unsurlar da ancak Türkleşir ve kimliklerini unuturlarsa bu yeni ulusta yerlerini bulabilirler.
Yunanistan da benzer: Bu din temelli ululaşma sürecinin benzeri, Yunanistan'da yaşanmıştır. Orada, Ortodoksluk dışındaki hiçbir inanca -Katoliklik dahil- yer yoktur. Nitekim 1912 sonrasında, Makedonya'yı ele geçiren Yunanistan da, ilk iş olarak buradaki Müslüman ve Yahudi unsurları sürmüştür. Bu süreç Türkiye'yle yapılan mübadeleyle birlikte doruğa ulaşmıştır.
Ders çıkaracağına: Önemli olan, bu uluslaşma sürecini günahıyla sevabıyla doğru okumak, verdiği acıları kabulllenmek, anlamak ve ilerisi için buradan ders çıkarabilmektir. Uluslaşma muhtemelen insanını başına yakın zamanda gelen en vahim hadisedir. Ama içinde yaşadığımız dünyanın, hele 21. yüzyılı yakalama iddiasında olan Türkiye'nin, 20. yy başındaki homojenleştirici, "etnik ve dinsel temizlikçi" uluslaşma sürecini bu sefer Kürtlere yaşatma lüksü yoktur.
"Bu uluslaşma süreci Türkiye'yi zayıflattı"
Ekonomi: Anadolu çapında mülkiyetin el değiştirme operasyonunun -ki son etabı Varlık vergisidir- iktisadi akıl anlamında ne kadar etkin olduğu son derece şüphelidir.
Ermeniler, Doğu Anadolu ve Kürt sorunu: Ermeni tehcir ve katliamları sonrasında Doğu Anadolu'nun ekonomisi, bir daha iflah olmayacak şekilde çökmüştür. Bugün Kürt meselesinin arkasında bu ekonomik çöküşün de büyük payı vardır.
Rumlar: Rumların gönderilmesiyle doğan ekonomik boşluk bir nebze Balkanlardan ve Yunanistan'dan gelen Müslüman unsurlarla doldurulmuşsa da, Batı kıyılarının uzun müddet ekonomik olarak kendine gelememesi, iktisat tarihçilerince kabul görmüş bir gerçektir. Çağlar Keyder'in "Dünya Ekonomisi İçinde Türkiye" çalışması aydınlatıcıdır.
Sermayeyi biriktirenler kovuldu: Sermayeyi biriktiren burjuva ve zanaatkar kovuluyor. Buradaki operasyon sermayenin el değiştirmesinden ziyade, bir talan operasyonudur. Zira Rum ve Ermeni mallarının üzerine konanlar bunları hemen üretken sermayeye dönüştürememişlerdir. Zira böyle bir bilgi ve görgüleri yoktur. O bilgi ve görgüye ulaşmak çok uzun zaman almıştır ve Türkiye bu yüzden zayıflamıştır. Uluslaşma süreci, ekonomik anlamda Türkiye'yi zenginleştirmemiş, bilakis zayıflatmıştır. (TK)BİA Haber Merkezi - İstanbul
11 November 2008, Tuesday
Tolga KORKUT
"Anne Babanın Çocuğu Cezalandırmaya Hakkı Yok!"
1987'de Veli ve Çocuk Yasası'na eklenen düzenleme şöyleydi: "Çocuklar fiziksel şiddete ya da fiziksel ve ruhsal sağlığını tehdit edecek uygulamalara maruz bırakılamaz." Fakat 2005'te Yüksek Mahkeme aldığı bir kararda hafifçe tokat atmanın suç olmadığını söyledi.Şimdi hükümet, yılbaşı olmadan yapılacak bir düzenlemeyle çocuğa yönelik şiddeti tamamen yasaklamayı düşünüyor.
Adalet Bakanlığından Astri Aas-Hansen "Norveç'te çocukların yetişkinlerle aynı yasal korumaya sahip olduğunun açıkça belirtilmesi gerekiyor. Ebeveynlerin de çocuklarını cezalandırmaya hakları olmadığını bilmeleri lazım. Bir yetişkini tokaylamak ne kadar yanlışsa bir çocuğu tokatlamak da o kadar yanlış" dedi.Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesi, çocukların fiziksel cezalandırılmasına yasal olanak tanımanın Çocuk Hakları Sözleşmesi'ne aykırı olduğunu defalarca belirtmişti.
Türkiye'de "eğitici" şiddet yasal
Şubat 2008'de hazırlanan bir rapora göre Türkiye, ev içinde çocuklara yönelik fiziksel cezalandırmanın yasal sayıldığı ülkeler arasında yer alıyor.
Medeni Kanun'dan 2002'de çıkarılmasına rağmen Türk Ceza Kanunu'nda (TCK) ebeveynlerin "eğitici şiddet" uygulamasına göz yumuluyor.
TCK'nın "kötü muamele" başlıklı 232. maddesi şöyle:
"İdaresi altında bulunan veya büyütmek, okutmak, bakmak, muhafaza etmek veya bir meslek veya sanat öğretmekle yükümlü olduğu kişi üzerinde, sahibi bulunduğu terbiye hakkından doğan disiplin yetkisini kötüye kullanan kişiye, bir yıla kadar hapis cezası verilir."
Medeni Kanun'un 339. maddesine göre "Çocuk, ana ve babasının sözünü dinlemekle yükümlüdür."
Okulda çocuğa şiddet uygulamaksa 1923'ten bu yana yasak; İlk ve Orta Tedrisat Muallimlerinin Terfi ve Tecziyeleri Hakkında Kanun'la aksi davranan öğretmenlere yaptırım öngörülüyor.(EÜ)
BİA Haber Merkezi - Oslo
13 November 2008, Thursday
AİHM: Memurların da Tüm Sendikal Hakları Var!
AİHM, dün (12 Kasım) yayımladığı kararında, Demir ve Baykara'nın sendika kurma mücadelesinde engellendikleri ve sendikanın geçmişte idareyle imzaladığı toplu iş sözleşmesinin geriye dönük olarak iptal edilmesi nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin "örgütlenme özgürlüğü"nü düzenleyen 11. maddesinin ihlal edildiğini duyurdu.Kararın "kamu çalışanları için milat oluşturacağını" açıklayan Tüm Bel-Sen, "Hükümete düşen görev, Anayasaya ve buna uygun verilen yargı kararlarına uymak. Hükümet, hakları yasaklayıcı değil, özgürlükçü tavrı benimsemek zorunda. Sosyal hukuk devletinin gereği bu" dedi.
AİHM, Yargıtay kararını iptal etti; ceza verdi
AİHM, sendikaya aktarılmak üzere Baykara'ya 20 bin avro (yaklaşık 40 bin YTL) manevi tazminat, Demir'e de uğradığı zararlar karşılığında 500 avro (bin YTL) ödenmesine karar verdi.Karar, 1990'da kurulan Tüm-Bel-Sen'in üç yıl sonra Gaziantep Belediyesi'yle tüm hizmet alanlarıyla ilgili imzaladığı toplu iş sözleşmesinin öne çıkardığı şartların belediyece yerine getirilmemesi üzerine verilen yargı mücadelesinin sonunda ortaya çıktı.
Sendikaya hak veren Gaziantep Mahkemesi, belediye çalışanların bağlı oldukları sendikanın toplu iş sözleşme imzalamasını açık şekilde güvence altına alan ulusal düzenleme bulunmaması halinde, Türkiye'nin de imzacısı olduğu Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) gibi uluslararası sözleşmelerin dikkate alınması gerektiğine karar verdi.
Ancak buna Yargıtay, 6 Aralık 1995'deki bir kararla karşı çıktı; özel yasa bulunmadıkça sendikal özgürlüklerin gereğinin yerine getirilemeyeceğini ve toplu iş görüşmeleri yapılamayacağına karar verdi.Kararda, Tüm-Bel-Sen'in kurulduğu tarihte Türkiye yasalarında memurlara sendika hakkı tanınmadığına, kurulduğunda sendikanın bu anlamda bir tüzel kişiliğe sahip olmadığını, dolayısıyla da mahkemeye başvuru hakkı da bulunmadığına hükmetti.
AİHM: Toplu iş sözleşme yoksa, sendikal hak neye yarar?
AİHM, Türkiye'de ortaya çıkan içtihadın sendikal hakları temelini oluşturan unsurlardan arındırdığını, sendikanın toplu sözleşme görüşmeleri yürütmeye hakkı olduğunu, işverenle masaya oturmanın sendikaların temel işlevlerinden biri olduğuna vurgu yaptı.
Mahkeme, memurlara sendika kurma hakkı tanıyan 87 Sayılı ILO Sözleşmesi'nin Türkiye'de o dönemde de Anayasa ve devletin sonraki uygulamalarıyla yürürlükte olduğu, Türkiye'nin bu hakkı tanıyan Birleşmiş Milletler'e (BM) ait iki metni de 2000 yılında imzaladığına hükmetti.AİHM, 8 Ekim 1996'da Strasbourg'da dava açan Tüm Ben Sen'e getirtilen kısıtlamaların "hiçbir temel sosyal ihtiyaca" karşılık gelmediğini ve toplu sözleşmenin iptalinin de "demokratik bir toplumda gereksiz" olduğuna karar verdi. (EÖ)
BİA Haber Merkezi - Strasbourg
13 November 2008, Thursday
Erol ÖNDEROĞLU
Üniter devlet içinde bölgesel devlet olur mu
12 EYLÜL PKK’YI HAKLI ÇIKARMIŞTIR
12 Eylül askerî yönetiminin bu uygulamaları şiddeti tek propaganda aracı olarak kullanan PKK’nın tüm gerekçelerini haklı çıkarmış ve PKK’yı adeta meşrulaştıracak bir süreci başlatmıştır. 12 Eylül askerî yönetimi uygulamaları sırasında yine tarihsel bir alışkanlıkla bazı aşiret reislerini tıpkı Şeyh Said ayaklanmasında olduğu gibi (Hevarkanlar, Haco) diğerlerine karşı kullanmıştır. Koruculuk sistemi de bu anlayışın bir sonucudur. Nitekim aşiret reisi Sedat Bucak Susurluk’ta devletin emniyet bürokratı ve yasadışı görevlisi ile birlikte suçüstü yakalanmıştır.
1984 yılından sonraki süreçte de devlet farklı bir politika izlememiş, şiddete daha çok şiddetle karşılık vermiş, yöre halkını ezmiştir. Köy yakmalarla insanlar yerlerinden edilerek kırsal kesim insansızlaştırılmıştır. Devlet şiddeti reddeden Kürt gruplarını, önderlerini ve aydınlarını taraf olarak kabul ederek sorunun tartışılmasını istememiştir. Önce Kürt kimliğini yadsımış, sonra Kürt realitesini kabul etmiş, ancak bir Kürt sorunu olduğunu kabule yanaşmamıştır. Başta Kürt sorununun varlığını kabul eden Başbakan daha sonra bu noktadan gerilere düşerek militarist bir dil kullanmaya başlamıştır. Ancak AKP’nin de bu sorunu militarist alandan siyasi alana taşıyacak vizyonu, programı ve cesareti bulunmamaktadır. Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından bugüne dek devleti yönetenler derin bir aymazlık hali sürdürmüşlerdir. Oysa Türkiye’nin tarihsel sürece ve Avrupa tecrübesine baktığında ne yapması gerektiğini bilmesi gerekir.
ÜNİTER DEVLET VE ÖZERKLİK
Üniter devlet iki boyutlu bir devlet örgütlenmesidir. Üniter devletin birinci boyutu merkezin ülke içinde kişiler ve yer yönünden sınırlı olmaksızın kurallar koymasıdır. Bu siyasal iktidarın tekliğini ve uluslararası alanda da tek devlet olduğunun kabulünü gösterir. İkinci boyut ise merkezin koyduğu kuralların hangi model bir örgütlenmeye dayalı olarak gerçekleştirileceğidir. Örneğin federal devletlerde de siyasal iktidar tek olduğu için bu tip devletler uluslararası alanda tek devlet olarak kabul edilmektedirler. Federasyonlarda da federal devlet güçlü mali olanakları olan ve ordusu bulunan tek siyasal otoritedir. Federal Almanya (daha çok yürütme federalizminin söz konusu olduğu Landlar), Kanada (Eyaletler), İsviçre (Kantonlar), Avusturya (Landlar), Belçika (Bölgeler), ABD, Hindistan ve Avustralya (Devlet) federal modele örnektir. (Üniter Devlet; Atilla Nalbant)
Tek millet söylemi milletin aynı dil, din, mezhep, ırk, kültür özellikleri gösterdiği ülkelerde sorun yaratmayabilir, ancak birden çok dil, din, mezhep, ırk, kültür çeşitliliğine sahip bir ülkede devlet bu siyasi birliği oluşturan unsurlara karşı eşit davranmak, eşit mesafede durmak zorundadır. Bu nedenle tarafsız olması gereken devlet çoğunlukta da olsa bir etnik topluluğu, belli mezhep sahiplerini ön plana alan, kayıran politikalar izleyemez. İşte farklılıkları barındıran bir ülkede hakem olması gereken devletin merkezi de teknik bir merkez haline gelmiştir.
Avrupa yukarıda belirtilen federal örnekler yanında bölgesel devletler yapılanmasıyla bunu sağlamıştır. Üniter devlet olan bölgesel devletlerde de siyasal iktidar tektir. Siyasal planda birliği sağlama amacı tüm bölgesel devletler için temel olup, devlet olmanın hedefinde bu vardır. Ancak siyasi birlik çok değişik tekniklerle sağlanmıştır. Tüm bölgesel devletlerin anayasalarında devletin tekliği ve bölünmezliği belirtilmiştir. Bölgesel devletlerden İspanya’da 1978 Anayasası ile geniş bir toplumsal mutabakat sağlamaya dayalı özerklikler tanınmıştır. Anayasanın girişinde bütün İspanyolların ve İspanya halklarının insan haklarını, kültürlerini, geleneklerini ve dillerini korumak amaç edinilmiştir. Anayasanın 2. maddesinde ulusal birlik ve ülkenin bölünmezliği belirtildikten sonra bölge ve milliyetlerin özerklik hakkı tanınmış ve aralarındaki dayanışma ve işbirliği garanti edilmiştir.
İSPANYA VE İTALYA ÖRNEĞİ
İspanya’da 17 özerk bölge ve iki özerk kent bulunmaktadır (Çoklu İspanya). Anayasa milliyetlere de özerklik tanımaktadır (Katalonya, Bask ülkesi, Galisya). İspanya’da özerk topluluklar Almanya’nın federe devletlerinden daha geniş bir yasama yetkisine sahiptirler. Yine İspanyol anayasası, ifade özgürlüğü alanını genişleterek ayrılıkçılığı savunan parti ve derneklerin kurulmasına imkan tanımıştır. İspanyol anayasasına göre ortak tarihsel, kültürel ve ekonomik özelliklere sahip, komşu iller, adalar ve tarihsel bölgesel varlığı olan iller özerk topluluk oluşturabilirler. Her bölgenin parlamentosu ve hükümeti bulunmaktadır. Ancak yargı birliği ilkesi uyarınca bölgelere yargı yetkisi tanınmamıştır. İtalya’da 20 özerk bölge vardır. İtalyan Anayasası 5. maddede tek ve bölünmez cumhuriyetin yerel özerklikleri tanıdığını ve gerçekleştirilmelerini kolaylaştıracağını belirtir. İtalyan özerk bölgeleri daha çok yerinden yönetimin güçlendirilmesine yönelik olarak belirlenmiştir. İtalyan dili cumhuriyetin resmî dili olarak kabul edilmiş ancak 6. maddede dil açısından mevcut azınlıkların özel önlemlerle korunacağı garantisi verilmiştir. İtalya’da da her bölgenin parlamentosu ve hükümeti bulunmaktadır.
Her iki devlet de üniter devlettir. Bu bölgelerin anlamı belirli bir coğrafya parçasında yaşayan ulusaltı bir halkın siyasal varlığının ve yaşadığı coğrafi sınırların tanınması ve bir kısım siyasi ve idari yetkilerin bu bölgeye aktarılmasıdır. Her iki ülkenin anayasası da bölgelere mali özerklik tanımaktadır. Ayrıca bölgelere kolluk gücü kurma yetkisi de verilmiştir. Anayasa özerk bölgeleri kentleşme, konut planlaması, bölgesel ulaşım, tarım, ormancılık, balıkçılık, bölgesel ekonomik kalkınma, yerel fuarlar, sağlık konularında yetkili kılmıştır. Savunma, ordu, yargı, dış politika, vatandaşlık, gümrük rejimi, devlet maliyesi, sosyal güvenlik, öğretime ilişkin temel normlar gibi konularda merkezi devlet yetkilidir. Bunun dışında devletin özerk bölgeler üzerinde yargı denetimi dışında da denetim yöntemleri bulunmaktadır. Bu nedenle bölgeli devlette yine de siyasal merkeziyetçilik belirgindir. Özerklik sadece farklılıkların yarattığı çatışma ve gerilimlerin yönetilmesinde barış içinde birlikte yaşamayı sağlayan bir seçenek sunmaktadır.
OSMANLI DA BÖLGESEL DEVLETTİ
Bölgesel devletlerin tarihsel örnekleri çokuluslu imparatorluklardaki özerk memleket örnekleridir. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ayrıcalıklı eyaletler (Hicaz, Tripoli, Aynoroz yarımadası) bugünün bölgesel devletlerindeki düzenlemelere benzerlik gösterir. Osmanlı’da dinsel topluluk sistemi, kişi yönünden yerinden yönetim örnekleri de (Kürt emirlikleri, Özerk Kürt sancakları) vardır. Osmanlı İmparatorluğu bölgesel devlete örnektir. Osmanlı’da 1876 anayasasında devletin tekliği ve bölünmezliği belirtilmiş iken yukarıda değinilen istisnalar ve bölgesel devlet olma özelliği korunmuştur.
Cumhuriyet yönetimi ise saf ve katıksız bir üniter devlet düzenlemesi getirmiştir. Bölgesel devletlerde yerel özgürlükler yerel öğeyle birlikte, milliyete bağlılık gibi öznel öğelerle de tanımlanmaktadır. Tüm bölgesel devletlerin anayasalarında devletin tekliği ve bölünmezliği belirtilmiş, diğer taraftan da siyasal bölgelerin varlığı tanınmıştır. İspanya’da ulus milliyetleri barındırır, İtalya’da Sicilya parlamentosunun yasama yetkisi ulusal birliğe engel değildir. Avrupa devletlerinde bölgesel farklılıkların hukuki plana yansımasının en geniş ölçüde önlendiği ülke Fransa’dır. Ancak Fransa’da da bölgelerin bölgesel kimliği bulunmaktadır. Korsika’nın kendine özgü bir yerel yönetim yapısı vardır. Ayrıca kültürel özerklik idari bölgeselleşme üzerinden sağlanmıştır. Korsika’da bölgesel diller öğretim sisteminde yer almıştır. (Nalbant- a.g.e.)
BÖLGESEL KİMLİKLERDE ABARTILI HASSASİYET
Türkiye bölgesel farklılıkları kaldıramamış, baskı ve şiddete dayalı asimilasyonda başarılı olamamıştır. Türkiye’de ifade özgürlüğü , siyasal çoğulculuk, temsil ve katılım konularında sınırlamalar bulunmaktadır. Kültürel çoğulculuk yoktur. Bölgesel kimlikler üzerinde baskı bulunmakta ve abartılı hassasiyetler yaşanmaktadır. Bölgesel kimliğe hukuki değer tanıma konusunda geri bir anlayış vardır. Kürt sorunu açısından çıkmaz burada yaşanmaktadır. Siyasal birlikle bölgesel taleplerin yeni bir sentezine gitmek zorunludur. Kürt sorunu bir güvenlik sorunu değildir. Bu nedenle de askerin görevi alanı içinde değildir. Güvenlik sorunu alt bir başlıktır. Sorunun şiddeti yöntem olarak dışlayan muhatabıyla yani bölgesel kimliğin siyasi ve toplumsal temsilcileriyle bir araya gelerek tartışılması gerekmektedir.
Yukarıda belirttiğimiz modelleri ve özellikle tarihsel süreci, deneyimleri ve ülke coğrafyasının özelliklerini, bölge ekonomisini göz önüne alarak ülke coğrafyasında yaşayan tüm insanların barış ve huzurunu sağlayacak bir modeli yaratmak kaçınılmazdır. Kürt sorununun demokratik yaklaşımlarla çözülmesi belirttiğimiz bu uzlaşmayı gerektirmektedir. Kürt sorunu sadece bir insan hakları sorunu da değildir. Bunun yanı sıra ve daha önemlisi merkezi devletin ortaya koyduğu normların hangi model bir örgütlenmeyle ülke genelinde uygulanacağı sorunudur. İşte bu modelin bulunması bir uzlaşmayı gerektirmektedir. Türkiye merkezî bürokrasi karşısında yerel yönetimlerini güçlendirmekten dahi aciz bir noktada durmaktadır. Sorun yerel yönetimlerin güçlendirilmesinden daha önemli ve daha farklı bir çözümü işaret etmektedir. Tarihsel, sosyolojik, siyasi, hukuki, ekonomik ve kültürel boyutları olan bu sorunun tartışılması ifade özgürlüğünün genişletilmesi ve askerin bu tartışmanın dışına çıkarılması ile mümkündür.
ÇÖZÜM İÇİN ADIMLAR
İşte bu noktada Kürt sorununun çözümü yeni bir sentezi gerektirdiğinden geniş bir toplumsal mutabakatla yeni bir anayasa yapmadan Türkiye’nin barışa ve huzura kavuşması imkânsızdır. Demokratik, sivil ve özgürlükçü bir felsefeye dayanması gereken bu anayasa erklerarası ilişkileri yeniden düzenlerken, bölgesel özerklikleri hangi anlamda tanıyacağını, yetkilerin merkezle bölgeler arasında nasıl paylaşılacağını da gösterecektir. Tarihsel gelenek sonucu gerek devlet gerek PKK aynı tarzda hareket etmekte, kısırdöngü içinde bu coğrafyada yaşayan herkes zarar görmektedir.
Abdullah Öcalan’ın kişisel kaygı ve beklentilerini bir tarafa koyarak Kürt siyaseti ve sorunu üzerindeki blokajı kaldırması Kürtlerin geleceği ve huzuru açısından çok önemlidir. Hükümetin söz konusu sorunu Türk tarafında bloke eden unsurları devre dışı bırakarak, ifade özgürlüğünün sınırlarının genişletildiği bir ortamda bu soruna tüm boyutlarıyla yaklaşılacağını ve sorunun çözümünde her türlü çözüm modellerinin tartışılabileceğini açıkça belirtmesi zorunludur. Kısaca Türkiye bu sorunu yeni bir anayasa inşası süreci içinde çözebilme başarısını gösterir ve üniter devlet içinde bölgesel devleti yaratabilirse bölünme korkusundan kurtularak siyasi birliğini güçlendirmiş olacaktır.
11 Kasım 2008 Salı
Yabancıya Fransız milli marşını ezberletelim
Bakan, Vichy’de düzenlenen Avrupa konferansı sırasında bu teklifini açıkladı: “La Marseillaise genelde şarkı olarak dinleniyor bir ders olarak değil. Biz göçmenlere kimin Fransa’da yaşamak isteyeceğini, şarkının nereden geldiğini, ne anlama geldiğini ve ne değerler taşıdığını anlatma konusunda başarısız oluyoruz.”
Ocakta hükümetin Entegrasyon Yüksek Konseyi, Hortefeux’nun Amerikan milliyetçiliğinden ilham aldığı iddia edilen teklifini değerlendirecek. Bakan daha önce Avrupa’nın göç politikalarını eleştiren Nazi gibi giyinmiş göstericileri ‘geri zekalı’ olarak tanımlamıştı.
Fransa, Britanya gibi göçmenlere karşı çok kültürlü bir yaklaşımda bulunmaktan ziyade onları Fransız toplumuna entegre etmeyi tercih etti. Sarkozy’nin 2007’de hükümetin başına geçmesi ile göçü engellemek için aralarında ülkedeki akrabalarının yanına yerleşmeyi düşünenlere uygulanması planlanan DNA testlerinin de olduğu birçok kısıtlama getirilmişti.
Bakan Hortefeux’nun bu teklifi de, bir ay kadar önce Sarkozy’nin millî marş çalınırken taraftarların bağırması ya da ıslık çalması halinde maçları iptal edeceğini açıklaması üzerine geldi. Ekimde Sarkozy, Tunus’la yapılan bir futbol maçı sırasında milli marşın yuhalanması üzerine bunun bir skandal olduğunu dile getirmişti. Ayrıca Sarkozy bunun bir daha tekrarlanması halinde maç yetkililerinin maçı iptal edeceğini söylemişti.
EN KANLI MARŞ LA MARSEILLAISA • La Marseillaise’i 1792’de Strasburg’a mevzilenmiş Ren Nehri ordusunda yüzbaşı olan Claude-Joseph Rouget de Lisle besteledi. Fransa, Avusturya ve Prusya’ya savaş açtığı zaman Marseilles’den çok fazla gönüllü asker gelmişti ve devrimcilerin 1792’de Paris’e girerken bu marşı söylemesi üzerine marşın adı Ren Nehri Savaş Ordusu’ndan La Marseillaise’e değiştirildi. 14 Temmuz 1795’te ise resmî olarak milli marş olan La Marseillaise kadar kanlı bir marş daha yok: “Silahlara vatandaşlar. Taburlar halinde dizilin. Marş, marş! Bırakın saf olmayan kan oluklarımızı sulasın.”
Askerî bütçe denetimi ve sivil irade eksikliği
Lale Sarıibrahimoğlu/Taraf/24.09.2008
En baştan belirtelim de kafası bir türlü almayanlar belki durumu bir nebze olsun kavrarlar. Bir ülkede sivil ve askerî kurumlar ile özel şirketler ve vakıfların tüm faaliyetlerinin denetimi, o ülke insanının refah seviyesini artırır. Hem de bu kurumların yararına sonuçlar doğurur denetim mekanizması. Türkiye’de demokratikleşme çabaları çerçevesinde son yıllarda sivil kurumların denetimi bir ölçüde yapılabiliyor, yapılmayanlar da medya aracılığıyla kamuoyuna deşifre ediliyor.
Ne yazık ki askerî kurumların bütçeleri ile devlete ait ellerindeki mal ve silahların denetimi hiç mi hiç yapılamıyor, kimi yasalar buna bir ölçüde elverse bile. Nitekim, askerî bütçenin denetimi yolunu açan AK Parti’nin Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, 23 ağustos tarihli Taraf gazetesine verdiği demeçte, TBMM’nin bütçe hakkını (Askerî) yeterince kullanmamasından yakınabiliyor.
Gönül’e göre, “Milletvekillerinin savunma bütçesinin incelenmesinde daha aktif davranması, askerî harcamaların Avrupa standartlarında şeffaf ve denetimli olmasına hizmet edecek.” (Taraf 23 Ağustos 2008).Anlayacağınız Türkiye’nin Ağustos ortalarında kamuoyu ile paylaştığı AB’ye uyum için yerine getirilmesi gerekenleri içeren Ulusal Program’da, yapılan yasal düzenlemeler çerçevesinde askerî bütçe denetiminin gerçekleştirilmekte olduğu savlanırken konunun muhatabı Bakan Gönül, Parlamento’nun bu hakkını yeterince kullanmadığını belirterek çelişkiyi açıkça gözler önüne seriyor.
Belki çelişkiden de öte, gerek iktidar partisi gerekse Meclis’te temsil edilen diğer partilerin, askerî bütçenin denetlenmesi yolundaki iradesizliklerini ortaya koyuyor.Oysaki biz vergi mükelleflerini temsil eden milletvekillerinin, askerî bütçe denetimini de layıkıyla yerine getirmeleri asli görevleri.
Savunma harcamaları ve askerî malların denetimi yoluyla da işletilecek hesap verilebilirlik ilkesinin kamuya yani bizlere yararı olduğunu bilmemizde yarar var. Nitekim Dünya Bankası’nın, kredi verdiği ülkelerde 2002 yılında yapılan bir araştırma, şeffaf ve hesap verilebilirlik ilkelerinin kamu açısından nasıl bir yarar sağladığını gözler önüne seriyor. *Araştırma, kamu harcamalarına, savunma harcamalarının da dahil edilmesinin şu üç yararını sıralıyor; savunma politikalarının kamuoyu tarafından daha iyi anlaşılarak, kabul görmesi; savunma harcamalarına ayrılan miktarın sebeplerinin hangi akılcılığa dayandığının açıklığa kavuşması ve savunma harcamalarının daha etkin ve rasyonel kullanımının önünün açılması.
Bu arada belirtmekte yarar var, Türkiye’de savunma dahil tüm harcamalar artık önümüzdeki üç yılı kapsayacak biçimde kamuoyuna ilan ediliyor.Ama benim sözünü ettiğim konu, askerî bütçenin denetlenmemesi üzerine.
Nitekim, Bayburt’ta bir askerî karargahta 2003 yılında yaşanmış bir olay, askerî denetimi oldukça sınırlı tutan mevcut yasalara dahi uyulmadığını gözler önüne seriyor.Sayıştay Denetçileri, denetim yapmak üzere gittikleri Bayburt’taki Jandarma Genel Komutanlığı’na bağlı 48. İç Güvenlik Tugay Komutan Yardımcılığı kapısından, askerî yönetmelik gerekçe gösterilerek geri çevriliyorlar.Sıkı durun, sorun ne biliyor musunuz?, aynı yasa, sınırlı olsa da hem askerî denetime izin veriyor hem de vermiyor. Niye mi?, yanıt askerî yönetmelik. Yani yönetmelik yasanın önüne geçiyor.
Başına sivil bir bakanın atandığı Milli Savunma Bakanlığı, Bayburt olayı üzerine (denetimle ilgili yanıtın bir yıl sonra gelmesi prosedür gereği) 18.10.2004 tarihinde tüm askerî saymanlıklara bir yazı göndererek, “askerî kadrolarla askerî teçhizat, levazım, ayniyat, fabrika ve müesseselerin TBMM adına Sayıştay denetimine tabii olduğu, ancak 832 sayılı Sayıştay Kanunu’nun 38. maddesinin son fıkrası gereği bu denetimin Sayıştay denetçileri yerine Milli Savunma Bakanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığı’na bağlı teftiş kurulları marifetiyle denetleneceğini,” belirtiyor.
Bu yazının bir örneğinin gönderildiği Sayıştay Başkanlığı ise, kendisine bağlı memurların denetim hakkının geri çevrilmesine karşı yasal bir işlem bile yapmıyor.Oysaki Sayıştay Kanunu’na 2003 yılında eklenen 12. madde, TBMM Başkanlığı’nın talebi üzerine Sayıştay denetçilerinin, askerî karargâhlarda, o da belirli bir konu ile sınırlı olmak üzere denetim yapmalarının önünü açıyor.
Sayıştay denetçileri, Bayburt denetimini, yukarıda belirtilen yasaya istinaden yapmak isterlerken, aynı yasanın 38. maddesine dayanılarak 1969 yılında TSK’nın kabul ettiği bir askerî yönetmelik gerekçe gösterilerek, kapıdan geri çevrilmişler.Dolayısıyla, askerî yönetmelik, Sayıştay Kanunu’na eklenen ve zaten sınırlı askerî denetimi öngören 12. maddeyi gözardı ederek, 2003 yılından bu yana karargâhlarda denetim yapılmasını engellemiş.
İstisnai ve sınırlı durum olmaksızın tüm asker ve sivil kurumların rutin biçimde mallarının denetlenmesinin önünü açan ve mevcut Sayıştay Kanunu’nun yerine geçmesi öngörülen yeni Sayıştay Kanunu yasa taslağı ise iktidar ve muhalefet arasındaki tartışmalar yüzünden 2005 yılından beri komisyonlarda bekletiliyor.Anlayacağınız mevcut yasa, askerî yönetmeliklere takılıp, sivil irade eksikliğini ortaya koyarken silahlar dahil devlete ait askerî malların sınırsız bir biçimde denetiminin önünü açacak taslak yasa da yine bizi temsil eden Meclis’te kanunlaşamıyor.
Denetim yapmazsanız, son yıllarda çeşitli evler ile gecekondu semtlerinde ortaya çıkartılan yüksek miktardaki bomba ve cephanelik ile Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombaların da izini doğal olarak süremezsiniz.Denetimsizliğin faturasını çok ağır bedellerle ödüyoruz...
* Nicole Bal, Malcolm Holmes, “Integrating Defense into Public Expenditure Work”, Commissioned by UK Department for International Development (11 Ocak 2002).http://www.grcexchange.org/docs/SS11.pdf
10 Kasım 2008 Pazartesi
Cinsel Tacizin Kavramsallaştırılması
| Derleyen: Fatma Cansu Varol, Şebnem Keniş / Mart 2007 |
BarışaRock Festivali sırasında yaşanan feminist protestolar, İstanbul’daki pek çok feministin cinsel taciz pratikleriyle tanıdığı tiyatrocu Mehmet Esatoğlu’nu ve cinsel taciz konusunu yeniden gündeme getirdi. Bu durum, kadınların gündelik hayatının bir parçası olan cinsel tacizin nasıl ele alınması gerektiği üzerine de bir tartışma açıyor. Cinsel tacizin ne olduğu, nasıl tanımlandığı, cinsel tacize karşı nasıl bir mücadele geliştirmek gerektiği sorularını da beraberinde getiriyor. Cinsel taciz üzerine yürütülen tartışmaları feminist bir çerçeveden ele alabilmek için feminist hareketin cinsel tacizin kavramsallaştırılmasına sunduğu katkıları derleyen bir yazıyı sitemiz okuyucularıyla yeniden paylaşmak istiyoruz. Bu yazı, Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü(BÜKAK) Bülteni'nin Bahar'07 sayısında, “Üniversitede Cinsel Taciz” dosyası içinde yayınlanmıştır. Bu dosyaya sitemiz üzerinden ulaşılması mümkündür. Okuma Notları 1* Ekonomik güçle birleşen cinsiyetler arası eşitsizliğin işverenler tarafından işçilere cinsel erişim elde etmek için kullanılmasının oldukça eski bir tarihi var. 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında ABD’de, İngiltere’de, Kanada’da ve Almanya’da özellikle hizmetçiler, fabrika işçisi ve tezgâhtar kadınlar sürekli tacize ve tecavüze maruz kalıyorlardı. Ancak o dönemlerde çalışan kadınların, ahlaksız ve cinsel anlamda kötü şöhretli olmakla itham edilmeleri sebebiyle, işverenlerinin ve üstlerinin “ileri giden” davranışlarına karşı çıkmaları için hiçbir dayanakları yoktu. Bugün cinsel taciz olarak nitelendirdiğimiz pek çok söz ve davranış o dönemlerde henüz cinsel taciz olarak kavramsallaştırılmamış olduğundan işyerinde cinsel taciz diye bir suç tanımı ve cezası bulunmuyordu. Kölelik döneminde köle kadınlar cinsel mülk sayılırlardı. Köleler sahiplerinin cinsel davranışlarını reddetme hakkına sahip değillerdi; çünkü köleye tecavüz kavramı yasal olarak mevcut değildi. Sahiplerinin davranışlarına karşı çıkan köleler ciddi olarak cezalandırılırlardı. İşverenlerinin yakınlaşmalarına izin vermedikleri vakit işi bırakmaya zorlanırlardı. Günümüzde cinsel taciz olarak algılanan davranışlar 1930’larda ve 1940’larda çalışan kadınların işlerinin bir parçası olarak kabul edilirdi: “Cazibeli olan her genç kadın farkında olmasa da ve bunu hiç istememiş olsa bile tahrik edici olabilir. Bununla baş etmeyi öğrenmek kızların iş hayatındaki eğitimlerinin bir parçasıdır. Patronun/müşterinin ya da ustanın ‘farklı niyetler’i olduğunu anlayınca uygulanabilecek standart teknik; bunları görmezden gelmek ve bu davranışlar ciddi değilmiş gibi davranmaktır. Oyunun kuralı şudur: Adam çizgisini aşmaz ve kızın kendisine karşı çıkmasını gerektirecek kadar ileri gitmez. Ama bazen adam kontrolünü kaybedebilir. İşte bu durumda kız gerçekten kötü bir durumdadır. Tamamen suçsuz olsa bile paçayı kurtarmak için işi bırakmaktan başka bir alternatifi yoktur.” Bu cümleler 1935’de basılan bir iş görgü kuralları kitabında genç kadınları işyerinde karşılaşacaklarına dair eğitmek amacıyla sarf ediliyor. Cinsel taciz tanımının ortaya çıkışının tarihsel sürecine bakıldığında kadınların işyerlerinde maruz kaldıkları tacizin cinsel taciz tartışmalarının merkezinde olduğu görülmektedir. Cinsel tacizin oldukça eski bir tarihi olsa da bu olgunun kavramsallaştırılması 70’lerde II. Dalga Feminizm’in ortaya çıkması ile mümkün oldu. Geçmişte cinsel taciz olarak algılanmayan pek çok davranış 70’lerin feministlerince taciz olarak adlandırılmaya başlandı. Önceleri “özel dertler” olan bu davranışlar “kamusal konulara” dönüştürüldü. Engellenebilir/engellenmesi gereken davranışlar bütünü olan cinsel tacizin ona maruz kalan kişilerce tek başına baş edilebilir olmadığı dile getirildi. Cinsel tacizin ilk tanımı 1975 yılında Lin Farley ve Çalışan Kadınlar Birliği tarafından yapıldı, bu girişim cinsel tacizin bireysel bir sıkıntı olarak değil toplumsal bir mesele olarak tartışılması anlamında önemli bir adımdı: “Uygunsuz ya da saldırgan bulduğunuz ve işinizde huzursuz olmanıza neden olan tüm tekrarlanan ve istenmeyen cinsel yorumlar, bakışlar, teklifler ya da fiziksel temaslar cinsel tacizdir.” Bu tanıma kısa süre içinde birtakım eleştiriler yöneltildi: - Davranışın cinsel taciz olarak değerlendirilmesi için tekrarlanması gerekmediği; bazı davranışların bir defa gerçekleşmiş olmasına karşın cinsel taciz sayılmak için yeterli olduğu belirtildi. Ve tanım bu doğrultuda revize edildi. - 1975’te yapılan tanım, tacizi cinsellikle sınırlandırmakla da eleştirildi. Bir davranışın cinsel taciz olarak adlandırılması için cinselolmak zorunda olmadığı; cinsiyetçi bir davranışın, yorumun, teklifin ya da ifadenin de cinsel taciz olduğu belirtildi. Sonraları cinsel taciz kavramı gender harassment[1]’ı kapsayacak şekilde genişletildi. - Ayrıca cinsel tacizin güç ilişkilerini/eşitsizliklerini de içerdiği hatta bazı durumlarda bunun bir koşul olduğu söylendi. Catharine MacKinnon 1979’da basılan Sexual Harassment of Working Women adlı kitabıyla cinsel tacizin toplumsal ve hukuksal anlamlarının inşasını büyük ölçüde etkilemiştir. MacKinnon bu kitabında cinsel tacizi ikiye ayırmıştır: 1) Quid pro quo[2] taciz: Üst konumdaki bir kişinin işe alma, terfi ettirme, maaş artırma, yüksek notlar verme ya da benzer rüşvetler karşılığında cinsel taleplerde bulunması ya da cinsel talepleri reddedildiği takdirde işten atma, düşük notlar verme ya da benzer tehditlerde bulunması. 2) Hostile environment[3] taciz: Bireyin iş performansına zarar vermeyi ya da bireye aşağılayıcı, düşmanca ve saldırgan bir çalışma ortamı yaratmayı hedefleyen yahut buna neden olan sözlü ve fiziksel tüm cinsel davranışlar. MacKinnon cinsel tacizi ayrımcılığın bir sonucu olarak ele almaktadır: “Eğer bir kural ya da uygulama bir bireyin cinsiyetinden ötürü sistematik olarak sosyal mahrumiyetine katkıda bulunuyorsa bu kural ya da uygulama ayrımcıdır. Ve cinsel taciz kadınların sistematik olarak dezavantajlı konuma düşmesine katkıda bulunan bir uygulamadır, işte tam da bu nedenle ayrımcıdır.”[4] MacKinnon ve bu yaklaşımı savunan diğer aktivistlere göre cinsel taciz, kadınları erkeklerden aşağı tutmak ve geleneksel olarak erkek işi kabul edilen iş alanlarına kadınların girmesini engellemek için bir araç niteliğindedir. Dolayısıyla cinsel taciz erkeklerin önüne çıkmayan engelleri kadınların önüne sıralayarak iş yaşamında yükselmelerini engellemektedir. Aynı zamanda yine MacKinnon’a göre cinsel taciz mevcut ataerkil sistemin devamını sağlamanın da bir yoludur. Güç eşitsizliği, bağımlılık ilişkisi ve sosyal hiyerarşi cinsel tacize zemin hazırlayan koşullardır. Cinsel taciz tanımının çıkış noktasına, kamuoyuna yansıyan vakalara, kadın bedeninin nesneleştirildiği pratiklere baktığımızda cinsel tacize maruz kalanların en çok kadınlar olduğu açık bir gerçektir. Cinsel taciz mağdurlarının ezici çoğunluğunun kadınlar olmasının nedeni ataerki ve toplumsal cinsiyet rolleridir. Ataerkil sistem eksik ve zayıf gördüğü kadınlara yönelik cinsel tacizi meşru kılmaktadır. Benzer bir şekilde ataerkinin anormal gördüğü ve geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinden hiçbirine yakıştıramadığı lezbiyenler, geyler, biseksüeller, travestiler ve transseksüeller de yoğunluklu bir biçimde cinsel tacize maruz kalmaktadırlar. Cinsel Taciz Suçunun Yasalaştırılması Cinsel tacizin yasalara girmesi ve suç olarak kabul edilmesi feminist hareketin en büyük başarılarından biridir. Cinsel taciz yasalaşmadan önce işverenlerinin ya da üstlerinin tacizlerine karşı çıkmak için dayanakları olmayan kadınlar, artık tacizle tek başına baş etmek zorunda kalmayacaklardı. Cinsel tacizin yasalaştırılması önemli bir adım olmakla beraber iki büyük tartışma doğurmuştur. 1) Cinsel tacizden koruma kadın ve erkek eşitliğine uygun düşer mi? 2) Cinsel taciz suçu ceza kanununda mı yoksa ayrımcılık kanununda mı yer almalı? Eşitlik mi Pozitif Ayrımcılık mı? Cinsel tacizin yasalaştırılması eşitlikçi söylem tarafından yoğun bir biçimde eleştirilmiştir. Eşitlikçi söylem, cinsel tacizden koruma yasalarının kadın ve erkek eşitliğine uygun düşmediğini; bu yasaların kadınları her türlü cinsel söz ve davranıştan korunması ve kollanması gereken, yardıma muhtaç, çocuklaştırılmış kimseler olarak konumlandırdığını iddia etmektedir. Bu görüşe göre, cinsel tacizden korumanın birtakım tehlikeleri vardır: Bu koruma durumu namus bekçiliğine dönüşebilir. “Kadın iffeti değerlidir”, “Kadınlar korunması gereken çiçeklerdir” gibi algıları güçlendirebilir. Bu eşitlikçi söylemin karşı tarafında pozitif ayrımcılığı savunanlar yer almaktadır. Pozitif ayrımcılıktan yana olanlar, cinsel tacizin önlenebilir bir davranış olduğunu ancak taciz mağdurlarının kendi başlarına bunun üstesinden gelemeyeceklerini savunurlar. Ataerkil biçimde yapılanan toplumda kadınlara yönelik sistematik bir ayrımcılık uygulanır. Dolayısıyla eşitlikçi yasaların, eşit olmayanlar arasındaki adaleti sağlama yönündeki işlevi kuşku uyandırır. Bu nedenle, bu tür vakalarda mağdur konumda olması muhtemel kesimleri koruyan pozitif ayrımcı yasalar gerekmektedir. Yasal düzenlemelerle mağdurların desteklenmesine ihtiyaç vardır. Ceza Kanunu mu Ayrımcılık Kanunu mu? Cinsel taciz suçunun ceza kanununda olması gerektiğini savunanlar, cinsel tacizin hasarının bireye, bireyin kişisel cinsel bütünlüğüne ve işine yönelik olduğunu düşünür ve cinsel tacizi esas olarak “kişisel” kabul ederler. Bu görüş tacizciyi anormal, hastalıklı ve sapık olarak değerlendirerek suçu toplumsal kökenlerinden koparıp salt kişisel bozukluklara indirgeme tehlikesi taşır. Böylece bu perspektif cinsel tacizin ataerkil gücün suç sisteminin bir parçası olduğu gerçeğini yoksayar ve görünmez kılar. Diğer yandan, ayrımcılık kanunu cinsiyet, ırk, etnik köken, din, yaş ve maluliyet ayrımı gözetmeksizin fırsat eşitliğini garanti altına almak için bulunmaktadır. Yani ayrımcılık kanunu güç dinamiklerine karşı hassastır ve cinsel tacizi bu güç dinamikleri içinde konumlandırarak suçun toplumsal ve sistematik olduğu gerçeğini kabul eder. Yasal düzenlemeler cinsel tacizi önlemek konusunda oldukça gerekli olsa da tek başına yeterli değildir. Bu düzenlemelerin etkin bir şekilde uygulanabilmesi için gerekli altyapının ve olanakların hazırlanmış olması oldukça önemlidir. Bu durum Türkiye’de sıklıkla karşımıza çıkan, ciddi bir sorundur. Türk Ceza Kanunu[5] (TCK)’nda şiddet uygulayan kocaya yönelik yaptırımlar olmasına rağmen kadınlara özel bir destek sunulmadığı durumlarda (iş bulma, avukat sağlama, sığınak vs.) bu kanunlar yetersiz kalmaktadır. Dolayısıyla yasal düzenlemelerin uygulanabilmesi için kadınlara destek verecek kurumların ya da kurumsal düzenlemelerin oluşturulması hayati önem taşımaktadır. TCK’da ve çalışmamız sırasında başvurduğumuz kaynaklarda belirtildiği gibi Amerikan yasalarında cinsel tacizin yasal sınırları, tacizi tüm boyutlarıyla ele almaktan çok uzaktır. Bu yasalarda cinsel taciz tanımı quid pro quo taciztanımı ile sınırlıdır ve hostile environment tacizi yer almamaktadır. Kadınların maruz kaldığı cinsel tacizin, en çok hostile environment tacizi şeklinde yaşandığı düşünülürse yasalardaki bu boşluğun büyüklüğü kolayca fark edilebilir. İşte bu boşluğu doldurmak amacıyla, bazı kurumlar cinsel tacize karşı birtakım kurumsal politikalar benimsemişlerdir. Kurumsal Cinsel Taciz Politikaları ABD’de pek çok kurum hostile environment tacizi engellemek amacıyla kurumsal cinsel taciz politikaları geliştirmiştir. Kurumsal cinsel taciz politikaları yasal cinsel taciz tanımından çok daha geniş bir tanım benimser. Kurumsal politikalar genellikle cinsel tacizi “bu davranışa maruz kalan” kimsenin algısına göre tanımlarken; yasalar bir davranışı cinsel taciz olarak tanımlamak için kişinin algısından daha “kuvvetli” argümanlar ister. Kurumsal politikalar, davranışın yöneltilen kişi tarafından hoş karşılanmamış olmasını bu davranışın taciz sayılması için yeterli bir kriter olarak görürken; mahkemeler bunu yeterli görmez. Bu bağlamda, yasalar quid pro quo tacizi temel alırken, kurumsal politikaların hostile environment tacizitemel aldıkları söylenebilir. Aslında üniversitelerde ihtiyaç duyulan tam da bu kurumsal politikalar ve bunların uygulanmasıdır. Üniversitede Cinsel Taciz Yukarıda belirtildiği üzere güç eşitsizliği, bağımlılık ilişkisi ve sosyal hiyerarşi iş yaşamında cinsel tacize zemin hazırlayan koşullardır. Bu koşullar üniversitede cinsel taciz olgusu için de geçerlidir. Tarafların öğretim üyesi-öğrenci, üniversite personeli-öğrenci olduğu durumlarda benzer bir asimetrik güç dağılımı ve bağımlılık ilişkisi söz konusudur. Örneğin hoca-öğrenci arasında yaş farkından, akademik kariyerden, sosyal statü farkından kaynaklanan bir hiyerarşi söz konusudur. Ayrıca öğrenci, dersi geçmek ve dersten iyi not almak için hocaya bağımlı durumdadır. Bu bağlamda, hoca-öğrenci ilişkisi çoğu zaman hiyerarşi ve bağımlılık olgularıyla şekillenmektedir. Bu iki faktör cinsel tacizin gerçekleşmesinde belirleyici olabilmektedir. Üniversitede cinsel taciz olgusunu incelerken sadece rahatsız edici, cinsel içerikli söz ve davranışların değil cinsiyetçi/ayrımcı tutumların da, bunlara maruz kalanların söz konusu ortamlardaki varoluşlarını zora sokacağını unutmamak gerekir. Cinsiyete yönelik ayrımcı davranışlar, aşağılamalar, dışlamalar da cinsel taciz bağlamında değerlendirilmelidir. Avril Butler ve Mel Landells’in 1994’te kadın öğretim görevlileri arasında yaptıkları anket çalışması da bu belirlemeyi doğrular niteliktedir. Ankete göre saldırgan davranışlar arasında en sık deneyimlenenlerden biri toplantılarda ya da seminerlerde sözünün kesilmesi durumudur. Anketi cevaplayan kadınlardan biri toplantıda uyarıda bulunup rahatsızlığını dile getirdiğinde kendisine şu tür cevaplar verilmiş: “Yanlış anladın, bu her tartışmada olan normal bir durumdur. Sen de çok hassas ve duygusalsın.” Yine aynı anket çalışması sırasında bir başka kadın kendisinden kıdemli bir meslektaşıyla beraber gittiği akademik bir ziyareti anlatmış: “Benden bir sekretermişim gibi davranmam beklendi. Oradaki meslektaşlarımla eşit birer meslektaş gibi tanıştırılmamış olmama oldukça canım sıkıldı. Çünkü kim olduğum açıklanmadı ve beni onun sekreteri sandıklarını tahmin ediyorum.” Tüm bu pratiklerin pek çok kadın üzerinde bıraktığı etki şudur: Üniversitedeki güç merkezlerinden uzaklaşmak; toplantılardan kaçınmak ve bu yolla karar alma ve politika üretme süreçlerinden dışlanmak; erkek meslektaşlarla çalışmaktan kaçınarak daha çok öğrencilerle çalışmaya yoğunlaşmak. Toplantıda ya da seminerde sözünü kesme, toplantılardan haberdar etmeme gibi davranışlar; cinsiyetçi ya da hor gören sözler; görünüş ya da giyim ile ilgili saldırgan yorumlar ise erkekler tarafından kurumdaki kadınları kontrol etmek için birer güç kaynağıdır. Bu bağlamda, üniversitelerde personel, öğretim görevlisi ve öğrenciler arasında yaşanabilecek cinsel tacize karşı kurumsal politikalar oluşturulması ve uygulanması çok önemli bir yerde durmaktadır. Türkiye’de Boğaziçi Üniversitesi cinsel tacize karşı kurumsal politika geliştirmiştir[6] ve benzer bir girişim Sabancı Üniversitesi’nde de başlamıştır. Bu politikalar tacizden doğrudan etkilenenlerin etkin katılımıyla oluşturulmalıdır ve uygulanmaları da en az oluşturulmaları kadar önem taşımaktadır. * Bu yazı, “Üniversitede Cinsel Taciz Algıları” anketinin hazırlık sürecinde faydalanılan aşağıdaki makalelerden derlenerek hazırlanmıştır: Margaret A. Crouch, Thinking About Sexual Harassment, “Chapter 2: The Conception of Sexual Harassment” s. 25–36; “Chapter 4: Sexual Harassment and Emprical Research”, (New York: Oxford University Press, 2001) s. 101–138. Avril Butler and Mel Landells, Feminist Academics: Creative Agents for Change, “Taking Offense: Research as Resistance to Sexual Harassment in Academia”, yay. haz. Louise Morley ve Val Walsh (Taylor&Francis, 1995) s. 156–168. Jennifer Saul, Feminism – Issues&Arguments, “Sexual Harassment”, (New York: Oxford University Press, 2003) s. 45–73. [1]Gender harassment, bir kişinin toplumsal cinsiyetinden ötürü maruz kaldığı ayrımcılıktır ve cinsel taciz tanımının içinde değerlendirilir. [2]Quid pro quo,İngilizce’de bedel veya karşılık anlamına gelmektedir. Quid pro quo, tacizde, tacizci cinsel taleplerinin kabul edilmesi karşılığında ödüller teklif etmekte; diğer yandan, taleplerinin reddedilmesinin bedeli olarak tehditler öne sürmektedir. [3]Hostile environment, Türkçede düşman/düşmanca çevre/ortam anlamına gelmektedir. Bu tip cinsel taciz vakalarında ortaya konan bir ödül ya da tehdit olmamakla birlikte kişiyi rahatsız eden bir ortam yaratılır. [4]Catharine MacKinnon, Sexual Harassment of Working Women, (Yale University Press, 1979) s. 117. [5]Türk Ceza Kanunu: http://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k5237.html [6]http://www.boun.edu.tr/government/etik/tacizden_koruma_korunma_klavuzu.html |